O gece şaşalı kıyafetleriyle evden çıkan Sâfî, soluğu dostu Safvet’in kapısında almıştı. Evin tüm ışıkları yanmaktaydı. İçeriden gelen konuşma sesleri ve uzak bir sedayla yükselen piyano zıngırtısı da miSâfîrlerin hayli kalabalık olduğuna delalet ediyordu. Kapıyı Safvet Bey’in ihtiyar dadısı Arap kadın açtı. Merdivenlerden üst kattaki salona çıktı. İçeride İstanbul’da ne kadar Avrupa muhibbi varsa hepsi oradaydı. Kimse birbiriyle bir tek Türkçe kelime ile dahi konuşmuyordu. Alabildiğine Fransızca sözler, darb-ı meseller, mizahlar savruluyordu. Gelen miSâfîrlerin hanımlarının sesleri de başka bir odadan işitiliyordu. Sâfî’yi ilk fark eden ev sahibi Safvet Bey oldu.
“Hay benim dostum Kemal hoş geldin. Geç otur.” diye hoş bir karşılamadan sonra ona da bir yer gösterildi. Herkesle tokalaştıktan sonra o da oturdu.
“Monşer, bu gece yaşadığımız hadiseyi anlatsam inanmazsınız.”
“Hayırdır inşallah.”
“Sivuple mösyö anlatınız haydi.”
Mevzuyu baştan sona anlattı. Yersiz bölmeler ve anlamsız kahkahalar eşliğinde sohbetlere devam edildi. Alafranga beyzadelerin şahı Revâ Bey bir ara düşünceli bir şekilde;
“Hakikat…” dedi.
“Siz o kızcağızı hürriyetine kavuşturmak mecburiyetindesiniz monşer.”
“Bizim yanımızda zaten hür olarak yaşayacak Revâ Bey.”
“Sizin emirlerinize boyun eğdiği müddetçe.”
“Biz zalim miyiz efendim?”
“Pardon monşer muradım onu demek değildi. Sadece onun hukukunu müdafaa etmeyi şahsına bırakınız.”
“Tabii ki öyle olacaktır.”
O sırada içeriye Safvet Bey’in kız kardeşi Yâsemîn Hanım girdi. Bu kadın yirmi yedi yaşında, uzun boylu ve dik duruşluydu. Göz çukurları içinde parlayan kızıl gözleri, beyaz çehresinin ortasında mücevher taşı gibi göz kamaştırıyordu. Bu kadının edebi yoktu. Yerine göre zarif bir hanımefendi, yerine göre cesur bir komutan gibi sert ve kararlı olurdu. Erkeklerin bulunduğu kısma istediği gibi girip çıkar ve arada sohbete bile kalırdı.
Onun bu alımı zihniyet bakımından kendinden bir farkı olmayan Kemal Sâfî’nin de dikkatini çekiyordu. Ne zaman bu eve gelse Yâsemîn ile konuşamadan ayrılmak istemezdi.
Yâsemîn hanım içeri konuşarak girdi.
“Revâ Bey, hoş diyorsunuz da acaba sizin kendi konağınızda kaç tane uşağınız var?”
“Bakınız uşak başka şey cariye başka şey. Ben uşağın parasını veriyorum. Yani emeğinin karşılığını alıyor. Halbuki adetimizde…”
“Cariye emeğinin karşılığını almıyor mu?”
“Hah ne güzel söylediniz Yâsemîn hanımcığım.” dedi Sâfî.
“Unutmayınız ki benim de evimde faal bulunan beş cariyem var. Bunların hepsinin karnı doyuyor. Kıyafetleri alınıyor. Hiçbirini alt bodrumda yatırmıyorum. Odalarının pencereleri bütün İstanbul’u görüyor. Vallahi biri bana bu lütufları sunsun ben bile bir konağa cariye girerim. Bunca meşakkatle uğraşmam.”
Uzun handelerin ardından Yâsemîn Hanım piyano başına geçti. Dede Efendiden “Ey büt-i nev edâ” bestesini çalarken Sâfî ve Safvet bir acayip muhabbete başladılar.
“Gazetede işler nasıl gidiyor?”
“İyidir. Muharrirler şimdilerde daha rahat çalışıyorlar.”
“Birini soracaktım. Pertev Sevî isimli muharrir sizin gazetede mi yazıyor?”
“Bizde o isimde bir adam yok. Muhtemelen bu onun takma adıdır. Ama yarın bir sorarım. Neden sordun?”
“Tahrirlerini çok beğeniyorum.” Cebinden bir zarf çıkardı.
“Bunu kendisine verirsen çok memnun olurum.”
“Ne yazıyor burada?”
“Kendisini bizim konağa davet etmek istiyorum.”
“Tamam veririm.”
“Bu akşam kağıt oynuyoruz. Değil mi? Revâ Bey de bizimle olacak.”
“Hayır ben bu akşam oynamayayım.”
“Niçin?”
“Zaten büyük günahtır bilirsin. Ben artık oynamayacağım. Cebime üç dört lira zorla giriyor. Onu da burada kaybetmeyeyim.”
“Tamam ya hu parasız oynarsın.”
Sâfî kağıt oynamaya ikna edildi. Gece bitmeden miSâfîrler evden ayrıldıktan sonra masa kuruldu. Bu evde kumar oynandığından kimsenin haberi yoktu. Hizmetçilerden birini de pencerede gece bekçisini takip etmesi için tavzif ettiler.
Bu kısmı uzun uzadıya anlatmayacağız. Hulasa oynayanlar, Revâ Bey, Sâfî efendi, Safvet Bey ve Yâsemîn Hanım’dı. Oyun sonunda Sâfî masanın tüm parasını kazanmıştı. İşin garip tarafı şu ki, Sâfî parasız oynadığı halde kazandığı tüm parayı kendisine vermek istediler. Ne kadar ısrar ettiyse de hediye mahiyetinde kabul etmesini rica ettiler.
Fecir vakti konaktan ayrılıp tek atlı landosuyla gazeteye gitti.