Gün ışığı, evin duvarlarına bir gölge gibi sinmişti. Mutfakta parlayan ışık, masanın altından çekilip giden bir suyu andırıyordu. Mutfak, kendi temposuna yetişemeyen bir atletin göğsü gibi inip kalkıyordu. Nisa’nın zihni de öyle: düşünceler, sorumluluklar, ertelenenler, duyguların karmaşıklığı. Hepsi yer değiştiriyor, birbirinin üstüne devriliyordu.
Çaydanlık fısıldamaya başlayınca balkona çıktı. Kuruyan çamaşırların arasından geçerken soğuk ip bileğini çizdi. O anda mutfaktan “vınnn vınnn vınnn” sesi yükseldi; telefonun titremesi. Üç ayrı çağrı, aynı merkezden çekilen üç ince tel gibi gerildi. Nisa kıpırdamadı. “Hangisini koysam sıraya?” diye düşündü. Cevabı, her zamanki gibi, havada kaldı.
Gözleri tezgâhtaki zigon sehpa takımına takıldı. Üstteki büyük parça sabitti; alttakiler neredeyse görünmez. Bu sabah kendi göğsünde de aynı ağırlık: en üstte yapılması gerekenler, altında ertelenenler, en altta ise unutulmuş kadar küçük bir “ben”.
Mutfakta hareket etmeye başladı; hızlı, kesik kesik, nefesi eksik. Ocağı kıstı, balkondan iki çamaşır topladı, telefonu sustu saydı. Attığı her adımda aklına başka bir şey düşüyordu. “Sanki en küçük sehpam kaydı yerinden.” diye mırıldandı. “Bütün takım epriyor.”
Oğlu kapının yanında belirdi; ağzı yarıya açık, gözleri ışıksız uykudan. Gün yeniden hızlandı. Nisa’nın zihni bir labirent; her ses aynı koridordan geçip birbirine çarpıyordu. Beslenme çantasına uzandı, meyveyi unuttuğunu fark etti, yumurtayı ocağa koyduğunu hatırlamadı, bardak devrildi. Bütün bu kargaşanın içinde çocuk bir kez gülümsedi. O küçücük gülümseme, en küçük sehpa parçasının yerine oturduğu tek andı.
Kapı kapandı; çocuk gitti. Sehpanın o küçük parçası yine dışarı çekilmiş gibiydi.
Ofisin havası sanki biri tarafından dün gece darmadağın bir dokuya bürünmüştü. Masaya yaklaştığında müdürün bıraktığı dosyaları gördü. Üzerinde bir “ACELE” notu. Her şey aceleydi artık; nefes bile. İnsan bazen koşmadığı hâlde nefessiz kalabiliyordu; Nisa’nın acelesi de hep başkalarının yetişmesi içindi. Müdür konuşurken Nisa başını salladı, ama kelimeler zihnine ulaşmadan parçalandı. Çekmeceyi açtı. İçindeki kırık toka, kapaksız kalem, buruşmuş izin dilekçesi. Hayatının bütün eksikleri bir çekmeceye sığmıştı; o ise çekmecenin içine sığamıyordu. Hayatının içe kıvrılmış parçaları. “Biri beni çekip çıkarsa” diye düşündü, “Bütün düzenim dağılır mı?” Cevabı biliyordu.
Evin atmosferi ağırdı; sabah bıraktığından daha sessiz ama daha dağınık. Zigon sehpa salonun köşesinde duruyordu.
Gün boyunca kimse dokunmamıştı ama Nisa onun yer değiştirmiş gibi göründüğünü hissetti. En küçük parçası biraz öne kaymıştı; o minicik oynamanın gölgesi bile bütün duruşu bozuyordu. Montunu çıkarmadan sehpaya yaklaştı. Eğildi. En alttaki parça neredeyse belli belirsiz çekilmişti. O küçük boşluğun bütün takımı eğdiğini fark etti. “Benim gibi” diye düşündü. “En ufak sızmam bile tüm günüme yayılıyor.”
Yemeği ısıttı, çamaşırları aldı, evi toparladı. Ama duygularını değil; onlar hâlâ düzensiz bir masanın üzerindeki kâğıtlar gibi dağınık kaldı.
Evin sesleri sustuğunda kendi sesinin ne kadar yorgun olduğunu ancak o zaman duydu. Yeniden zigon sehpanın yanına döndü. En küçük parçayı çekip aldı. Elinde tutarken hafifliği ürküttü onu. Elinde tuttuğu şey bir sehpa parçası değil, kendinden eksilttiği zamandı.
Bir insan, bu kadar küçük bir parçasıyla mı dengede dururdu ve bu parça yerinden çıktığında, gerçekten bu kadar kolay mıydı dağılmak?
Sehpaya başını yasladı. Verniği aşınmış, kenarı çizikli o parça. Çok tanıdıktı. Zamanla eskitilmiş, zorlandığında dayanmış, görünmez yerinden hep çatlak. Bu gece ilk kez ağlamayı düşündü. Ama gözyaşı bile bölünmekten yorulmuştu; gelmedi.
En küçük sehpayı yavaşça yerine itti. Üç parça yeniden üst üste oturdu. Sessiz, şaşmaz bir düzenle. Nisa ise kendine bir yer seçmeye çalıştı: En üstte olmak ağır, en altta olmak görünmezdi. Ortada durmak, en tanıdığı şeydi. Işığı kapatmadan önce salona son kez baktı.
Zigon sehpa, tıpkı onun günleri gibi: Ayrı ayrı anlamlı, birlikte bir bütün, ama en küçük sarsıntıda dengesi değişen.
Işığı kapatırken gölgelerine takıldı gözü. Üst üste üç ince çizgi. En alttaki hafifçe kımıldadı sanki. Nisa bunu fark etti ama dokunmadı. Bazen, yerinden oynayan şeylerin kendi kendine durulmasını beklemek gerekiyordu.
Zigon Sehpa