Ne ara sabah oldu da sokağa çıktım. Emin değildim. Gökyüzü ne mavi ne gri bugün. İçimdeki uğultu sokağa taşmadan yürüsem iyi olacak. Nereye gitmeliyim, bilmiyorum. Bilmiyor muyum yoksa bilmek mi istemiyorum? Onu da bilmiyorum. Ne garip bir girdap. Neyi biliyorum ya da neyi bilmiyorum.
Ayaklarımın altındaki şu asfaltta sanki ilk defa yürüyor gibiyim. Oysa bu semtin her yerini adım adım bildiğimi sanırdım. Mesela şuradaki tabela. İlk defa dikkatimi çekiyor. “Sevgi Sokak”. Eğri bir direğe yanlışlıkla tutuşturulmuş, soğuk sarı bir levha gibi oysa ki. Birden yüzüme vurdu o eski koku. Annemin mutfağı. Henüz kırılmadığı, henüz gitmediği zamandaki gibi. Belki de ben öyle sanıyordum. Sonra içimden biri fısıldadı:
-Sen sustuğunda o ağlamıştı.
-Ne yani, ben mi suçluydum ona gerçekleri haykırırken. Sevgi onun yüzünden terk etmedi mi beni?
-Sevgi senin yüzünden terk etti seni.
Hayır, tek suçlu oydu. Annem… Suçlu oydu. Yürümeye devam etmeliydim. Öyle de yaptım. O gün de bugün de.
Her adım bir anı, her adım bir tabela gibi hücuma kalktı sanki. İşte yine eğreti duran bir tabela: “Barış Caddesi”. Tıpkı içinde bulunduğumuz zaman gibi. Üzerine sprey boyalarla bir şeyler yazmaya çalışmış, sonra da üstünü çizmişler. Altında kalan sözcükler okunamasa da Barış orada karşımda duruyor. Barış… Hangi barış? Kiminle? Kendimle mi, babamla mı yoksa… yoksa onunla mı? O gece yatağımda tir tir titreyen o halimle mi? İçimde bir çatırdama… Yine o ses:
-Sen onun elini bırakan ilk kişiydin.
-Hayır, ben tutunmaya çalıştım o bıraktı.
Bekledim içimdeki sesi savunsun kendini diye.
-Bak işte gördün mü, sende hak veriyorsun bana. Yoksa neden susasın.
Cevap vermedi. Yutkunamadım. Caddenin başına varmıştım zaten. İçimdeki çatallaşmadan sağa döndüm. Biraz daha yürüdüm. Ayaklarımın asfalta değdiği an çıkan sesler değişmiş, yumuşamıştı sanki. Hafifliyordum belki de. İşte köşede yeni bir tabela. Duvara çivilenmiş. “Sabır durağı”. Gülümsedim. Bu bende hiç yoktu çünkü.
-Senin söylemene gerek yok.
Beklemeyi hiç sevmedim. Ama o beklemişti beni. Aylarca. Ben dönmedim ama o bekledi. Aramadım. Neden? Çünkü korktum. Çünkü içimdeki o ses “Gitme!” diyordu. Derinlerde bir yerlerde, fısıltı halinde bir başkası “Git, yoksa sen gideceksin” diyordu.
-Hangisi bendim? Hangisi sen? Konuşsana. Sende mi gittin?
Madem ki gitti, huzurla yürüyebilirim artık. Zaten sabır hiçbir zaman karakterim olmadı benim. Suç bende miydi peki? Sanmıyorum. Yavaşça yürüdüm. Ta ki “Huzur Çıkmazı”na kadar. Yanlış yola sapmadım halbuki. Ama burası çıkmaz. Adım adım değil, gölge gölge ilerliyor artık. Tabelanın üstünde huzur yazıyor ama altı boş. Çıkmaz kısmı daha kalın harflerle yazılmış sanki. Daha gerçek, daha anlamlı. Beni mi izliyor acaba, yoksa ben mi onu bulmaya çalışıyorum. Ne garip şey bu, huzuru bulmak.
-Huzur hep bir çıkmaz sokaktı senin için.
-Döndün demek.
-Hiçbir yere gitmemiştim ki.
Başım dönüyor, dünya gibi. Bir yerlerden tutunmalıyım, bir yere yaslanmalıyım. Ellerim titriyor. Burada bir şey var. Sanki yıllar önce burada kalmışım gibi, sanki yıllar önce burada bırakılmışım gibi. İçimde bir çocuk, kimse görmüyor ama ben hissediyorum onu. Dizleri yara bere içinde, gözleri suskun. Elinde eski bir oyuncak: Kırık bir ayna.
-Bak içine, bak kırık olana.
-Aynalar yalan söylemez.
-Sen neden yalan söylüyorsun kendine?
Yalan değildi halbuki söylediklerim. Önce babam bıraktı ellerimi, sonra Sevgi gitti. Gitme diyecek gücüm yoktu. Gücümün yettiğince söyledim yine de. Tek hecesine yetti gücüm. Tek hece çıktı ağzımdan. “Git”.
-Madem gücün yoktu, nasıl bağırabildin arkasından “defol” diye.
-Zayıftım anlamıyor musun? Sonra annem bıraktı beni.
-Hiçbiri bırakmadı aslında seni.
-O, ben değildim.
-Hadi yürümeye devam et. Nasılsa aradığını bulmak üzeresin.
Haklıydı. Çıkmaza girmeden yürüdüm. Yeni bir tabelaya kadar: “Pişmanlık Parkı”. Gülmeye başladım.
-Planın bu mu? Pişman olduğumu mu söylememi istiyorsun?
-Değil misin?
-Pişman olacak kadar uzun yaşamadım henüz.
-Haklısın, belki uzun yaşamadın ama yeterince yaşamadın mı?
İçimdeki sese duyurmadan sordum kendime, pişman mıyım diye. Öyle hissetmiyorum. Nasıl pişman hissedilir bilmiyorum. Belki de bilmek istemiyorum. İşte yine o girdap. Neyi biliyorum ya da neyi bilmiyorum.
-Hiç heveslenme. Parka girmek gibi bir niyetim yok.
Cevap vermedi. Verse de ben duymak istemedim zaten. İlk defa bu kadar hızlı yürüyordum. Dizlerim titrese de hızla yürüdüm. Parkın sonunda bir yol. Tabela yok.
-Bu yolun tabelası yok.
-Gerek yok. Yol sensin.
-Yol bitince ne olacak?
-Buna sen karar vereceksin.
Geri döndüm. Ya da döndüğümü sandım. Yol yine karşımdaydı, her şey yerli yerindeydi ama hiçbir şey tanıdık değildi. Yürüdüm. Yol boyunca başka bir tabela görmeden yürüdüm. Yolun sonunda bir duvar. Duvarın ortasında paslı bir kapı. Yaklaştım. Kapıyı açtım. Kapının ardında bir ayna. Tıpkı içimdeki çocuğun elinde tuttuğu gibi. Kırık bir ayna. Hayır, o çocuk hala orada. Aynanın içinde. Elinde kırık aynasıyla. Bu kez daha yakından bakıyorum sadece. O çocuk… benim. Yavaşça elimi uzattım cama. Hissediyorum. Parmak uçlarım değiyor cama. Canım yanıyor. Boynuma dolanan bir el boğazımı sıkıyor. Beni geriye çekiyor. Camdan öteye, çocuktan öteye, benden öteye. Başımı yere bastırıyor. Bir şeyler söylüyor. Duyuyorum ama başka bir dilde. İçinde bulunduğum alemden çok ötede. Aynadaki çocuk bana bakıyor. Mutlu. Gözlerim kararıyor. İçimde son bir ses, karşımdaki çocuk konuşuyor.
-Ben… Ben miyim? Bilmiyorum. Belki de bilmek istemiyorum.