“O’dur, iki cinsi, erkek ve dişi yaratan…” (Necm/45)
Hekaton’la Son Tango! Biraz tuhaf ve sıra dışı bir kitap ismi, değil mi? Peki nedir bu Hekaton ve Tango? Bir gerçeklik midir, yoksa metafor mu?
Hekaton, Antik Yunan Mitolojisinde yaratıklara verilen isimdir. Tango ise hüznün ve isyanın dansıdır. Peki bu iki kelime bir kitabın isminde nasıl bir araya geldi? Hekaton modern dünyanın/benliğin şişmiş, açgözlü ve doyumsuz tarafını; tango ise insanın Hekaton ile gerilimli mücadelesini temsil eder.
Eserde, Batı merkezli modern yaşamın insanı nasıl köklerinden kopardığı; ruhsal sorunların yalnızca biyolojik ya da psikolojik değil, aynı zamanda manevi bir boyuta da sahip olduğu vurgulanmaktadır. Ancak kitaptaki en can alıcı noktalar; terbiye sisteminin yok edilmesiyle başlatılan süreçte babalık otoritesinin devre dışı bırakılması, annelik sıfatının kadınlardan alınarak “erkek-kadın” adı altında üçüncü bir cinsiyet ya da cinsiyetsizlik oluşturulmaya çalışılması, özgürlükler adı altında her türlü sapkınlığın insanlığa dikte edilmesi ve kadın-erkek farkının ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmaların hangi araç ve kanallar üzerinden servis edildiğinin ortaya konulmasıdır. Yazar, akademik bir dil kullanmasına rağmen bu konuları güçlü analizler ve somut örneklerle okuyucuya sunmaktadır.
Kitap; giriş, gelişme ve sonuç çerçevesinde dört ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Aileyi İfsad Etme ve İnsanlığı Yeniden Yapılandırma Küresel Proje “Savaş”ın Ana Cepheleri; ikinci bölümde Projenin Komuta Kademeleri ve Savaş Alanları; üçüncü bölümde konuya ilişkin Genel Değerlendirmeler; dördüncü bölümde ise Önlemler ve Karşı Cepheler ele alınmaktadır.
“Hekaton” kavramı, modern insanın kontrolsüz benliğini ve nefsini temsil eden sembolik bir yapı olarak ifade edilmektedir. Hekaton; haz, güç, hız ve tüketim arzusunu sürekli canlı tutan bir iç mekanizma rolündedir. Yazar, modern bireyin zamanla bu yapının etkisi altına girdiğini ve kendi yaşamında yönlendirilen bir konuma sürüklendiğini örnekleriyle ortaya sermektedir. Ayrıca tasavvuf geleneğindeki nefs kavramına da geniş yer verilmektedir.
“Tango” metaforu, insan ile Hekaton arasındaki ilişkiyi simgelemektedir. Bu ilişkide birey zaman zaman kontrolü elinde tutsa da çoğu zaman yönlendirilen taraf olmaktadır. “Son tango” kavramı ise bireyin farkındalık kazanarak bu döngüyü sonlandırma çabasını ve içsel, nefsî özgürlüğe ulaşma isteğini temsil etmektedir. Yazarın bu iki metaforu tek bir çatı altında bu denli başarılı bir şekilde bir araya getirmesi, mükemmelin ötesinde bir çalışma örneğidir.
Peki, kim bu Hekaton’un kolları, başları ya da ayakları? Tango’nun içinde olanlar kimlerdir? Amaç nedir? Cinsiyetsiz bir toplum yaratma gayesi ne içindir? Çok soru oldu gibi görünebilir; ancak kitabı okuduğunuzda bu soruların aslında ne kadar az kaldığını fark edeceksiniz.
Eşcinsellik üzerinden cinsiyetsiz bir toplum yaratma projesi, bence kitabın ana konusudur. İnsanları eşcinselliğe iten sebepler neler olabilir? Neden insan yönelim ihtiyacı duyar? Bu durumların biyolojik ve psikolojik açıklamaları olabilir. Ancak insanların bu özel durumları ya da farklılıkları üzerinden neden şebekeler oluşturulmaktadır (LGBT gibi)?
Birileri savaş çıkardığında sebebi bellidir: silah satılarak para kazanılır, petrol gelirleri ya da maden sahaları hedeflenir. Bu ve benzeri toplumsal olayların yıkıcı etkilerinin görünür yüzü fazlasıyla mevcuttur. Asıl görünmeyen ise birileri tarafından cinsiyetsiz bir toplum yaratılmak istenmesinin ardındaki gerçek amaçtır. Aslında bu sorunun cevabı kitapta da net olarak verilmemektedir. Yazar, gerekli verileri sunarak analiz işini büyük ölçüde okuyucuya bırakmaktadır. Bunun sebebinin, mutlak siyahlar ve mutlak beyazlar arasında kendi grilerimizi görmemizi sağlamak olduğunu düşünüyorum.
Yazar konuya terbiyenin ifsadından giriş yapmaktadır. “Şüyuu vukuundan beter” diye bir söz vardır; yani söylentisi, gerçekleşmesinden daha kötü olan durumlar için kullanılır. Eski Türk filmlerinde sıkça duyduğumuz, toplumun daha da kötüye gideceği, anne-babaya saygının azalacağı yönündeki sözler ne yazık ki bugün gerçeğe dönüşmüştür. Terbiye kavramının rafa kaldırılması, aile yapısının dinamitini ateşlemiştir.
Terbiye, çoğu insan tarafından yalnızca kötü söz söylememek olarak algılanmaktadır. Oysa terbiyeyi oluşturan en önemli unsurlar kültür ve toplumsal geleneklerdir. Büyüğünün yanında uzanarak oturmamak korku değil, terbiye göstergesidir. Söz sırasını beklemek, yeme-içme biçimleri de terbiyenin bir parçasıdır. Ancak bu ince nüansları kaybede kaybede çok şeyi yitirdiğimizi fark edemedik. Yarı uyanık bir hâlde olayları anlamaya çalışıyoruz sadece.
Peki, evlerimizin o merhametli, sevecen, biraz da tatlı sert babalarına ne oldu? İlim irfan öğreten, çocuklarını hayata hazırlayan babalarımızdan; üç beş kuruş uğruna çocuklarıyla TikTok videoları çeken babalara ne zaman geldik?
Bunları eleştirdiğim ya da kınadığım düşünülmesin. Sadece mutlak siyah ve beyazlarımdan baktığımda, bu ve buna benzer durumlarda bir baba olarak içimi rahatlatacak gri bir nokta göremiyorum. Galiba baba figürünü yok etmeden önce anne/kadın figürünü değiştirdiler. Toplumlarda değişen/değiştirilen sosyolojik yapılar neticesinde kadına eril rol yüklendi. Kadın-erkek eşitliği adı altında, kadının fiziksel ve ruhsal narinliği görmezden gelindi.Buradan kadınları küçümsediğim, onların bir şey başaramayacağı ya da yapamayacağı anlamı çıkarılmasın lütfen. “Kadın insandır, erkek insanoğlu” sözünü fazlasıyla benimsemiş biri olarak böyle bir düşünce hatasına düşecek değilim.
Kadın, yaratılışı gereği narindir, nahiftir. Tarihimizde bunun birçok örneği olduğu gibi, çalışma hayatımızın içinde de tanımaktan gurur duyduğum ve kendilerinden çok şey öğrendiğim kadın mesai arkadaşlarım var. Yapay süslemelerle, birileri tarafından kadınlara verilen saçma sapan toplumsal roller, kadınlarımızın eril olmasına sebep oldu. Bunun akabinde de ev içinde huzursuzluk olmasın, çocuk(lar) üzülmesin diye alttan alan baba modelinin yerini kadın-erkek anne modeli aldı. Aksi durumda ise aile içi şiddet ve boşanma vakaları yaşandı.
Kadınların bir mücadelesi varsa, bu mücadelenin öncüsü ve sorunun sahibi kadınlar olmalıdır. Bu mücadeleyi evrensel boyuta yayılmış, çıkar amaçlı birtakım grupların eline bırakmak; mücadelenin amacını saptırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Eser genel olarak değerlendirildiğinde, yazarın modern insanın sorunlarını yalnızca bireysel hatalar üzerinden açıklamadığı görülmektedir. Aksine yazar, çağdaş toplumun değer sistemini sorgulayarak bireyin bu sistem içinde nasıl şekillendiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, eserin sosyolojik bir boyut da taşıdığını göstermektedir. Bu açıdan baktığımızda, sistemin cinsiyetsiz toplum yaratma çalışmalarının nasıl işlediğini; yakın tarihte yaşanan ve hepimizi o dönem ilgilendiren bir olay üzerinden anlatmak istiyorum.
2024 Paris Yaz Olimpiyatları açılış töreni, organizasyon tarafından trans aktivizminin bir zafer (!) şölenine dönüştürülmüştü.¹ 1Ağustos 2024’te kadınlar boks müsabakasında bir olay yaşandı. Cezayirli boksör Imane Khelif ile İtalyan boksör Angela Carini karşı karşıya gelmiş; ancak daha 46. saniyede Carini’nin ringi bir anda terk etmesiyle müsabaka son bulmuştu. Terk etmesinin sebebi ise İtalyan sporcunun, karşısındaki rakibinin erkek olduğunu düşünmesiydi.
Durum dünya çapında büyük bir yankı uyandırmış; hatta Khelif’in millî boksörümüz Busenaz Sürmeneli ile karşılaşacak olması ihtimali sebebiyle ülkemizde de yakından takip edilmişti.
Evrensel boyutta ses getiren bu olayda, Cezayirli sporcunun planlı bir şekilde hep bir ağızdan erkek olduğu iddia edildi (sebebini birazdan anlayacaksınız). Oysa iddia edildiği gibi Khelif trans bir birey değil, biyolojik olarak zaten bir kadındı. Farklılığı ise DSD’li (Disorders of Sex Development) olmasıydı. Türkçeye çevirecek olursak: “Cinsiyet Gelişim Farklılığı”.
Peki, DSD nedir? Kişi aslında dünyaya kadın olarak gelir. Gen diziliminde, ortalamaya kıyasla daha fazla XY kromozomu bulunduğundan, kişi bir erkek kadar testosteron üretebilir.
Böyle olunca da kişinin kas yapısı bir erkeğe daha yakın hâle gelir. Peki, bu bir hastalık mıdır yoksa bir farklılık mı? Bunun bilimsel cevabı bende yok. Bireysel olarak baktığımızda ise fazlasıyla göreceli bir konudur.
1968 Meksika Yaz Olimpiyatları’ndan başlanarak 2000’li yıllara kadar olimpiyat oyunlarında sporculara kromozom testi yapılıyordu. Anormallik tespit edilen sporcular ise, etik olmayacağı gerekçesiyle, olimpiyatlara alınmıyordu. İşte bu testlerin kaldırılmasındaki en büyük etken LGBT aktivizmiydi.
Konu bütünlüğü açısından bir bilgiye daha ihtiyacımız var. Bahsi geçen aynı Cezayirli sporcu, 2023 yılında yapılan Dünya Kadınlar Boks Şampiyonası’nda yüksek testosteron seviyeleri nedeniyle müsabakadan diskalifiye ediliyor. Ne var ki ortada tuhaf bir durum var: Khelif şampiyonaya kabul ediliyor, ancak finale kalınca diskalifiye ediliyor. Bu etik(!) davranış, ne hikmettir ki, Khelif’i bir anda LGBT topluluğu için bir sembol hâline getiriyor. Hatta 2024 yılında UNICEF’in Cezayir elçisi olarak atanıyor. Burada Khelif üzerinden yaratılan trajedi, ne yazık ki, bir sistemin eseriydi.
AB ve ABD müesses nizamı, LGBT ve benzeri oluşumların yanında yer alıyor. Bugün baktığımızda ABD’nin Ankara Büyükelçiliği binasının üzerinde bile LGBT bayrağı var. Çocukluğumuzda “Acaba Balkan ülkeleri bize oy verecek mi?” diye heyecanla beklediğimiz Eurovision yarışmaları bile LGBT hareketinin şovuna dönüştü.¹
Son elli yılda dünya üzerinde bu kadar hızlı büyüyen ve gelişen başka bir toplumsal hareket görülmemiştir. Bu işin sırrı nedir? LGBT’li olmayan biri dünyanın gidişatından ya da gelecekten yeterince umutlu değilken, LGBT’li bir birey nasıl bu kadar geleceği hakkında umutlu olabiliyor? Amaçları çift cinsiyetli toplum düzenini yıkmak olan bir oluşumun bu denli geleceğe yönelik umutlu olması, eylemlerinin ivmesini açıkça göstermektedir.
“… Şüphesiz insan çok zalim, çok cahildir.” (Azhap/72).
Kimi zaman zalimin zulmüne, kimi zaman da cahilin cesaretine yenildik. Gündelik hayat akıp giderken olup bitenler üzerine derinlikli biçimde düşünemedik. Gelişen olayları yalnızca yüzeysel algılarımızla kavramaya çalıştık. Yirminci yüzyılın önemli İslam tarihçilerinden Muhammed Abid el-Câbirî, bu durumu “kognitif bilinç dışı” olarak tanımlar. Yani kişinin belli bir anda ve belli bir konu üzerinde farkında olmadığı her türlü zihinsel içerik veya işleyiş, bilinç dışı kapsamına girerek olayların yüzeysel biçimde kavranmasına neden olur.
Günlük yaşamımızda bir toplumsal akıl vardır ve bu akıl, geçmişten günümüze taşınan, oluşturulmuş bir akıldır. Biz onu bireysel olarak oluşturamayız. Tarihin ve toplumun yansıttıklarını çoğu zaman bilinç dışı olarak kavrarız; çünkü zihnimizi yormak pek işimize gelmez. Tarihsel süreçte her toplumun kendine has bir aklı ve bu aklı uygulama yöntemleri olmuştur. Bunların belirlenmesinde en önemli etken, tarihsel süreçte yaşanan olaylardır. Elbette anne-baba olmaya dair algılarımız da toplumsal, tarihsel ve dinseldir. Eski kadim toplumlardan günümüze kadar —her ne kadar bu algı yok edilmeye çalışılsa da— kadın için aile, yaşam demektir. Erkek için ise soyunu devam ettirmek ve gücünü artırmaktır. Yani bu hayatta ne kadar kalabalıksanız, o kadar güçlüsünüzdür.
Yazar, kitabında ülkemizin de tehlike altında olduğunu —ki bu gerçek göz ardı edilemez— örnekleriyle ifade ediyor. Tarih okumayı çok seven biri olarak belirtmek isterim ki genel olarak tarihi, siyasi gelişmeler üzerinden okuruz; ancak halkın gözünden pek bakmayız.
Türkiye’nin sanayileşmesi yirminci yüzyılın ortalarına dayanmaktadır. Köyden kente göç eden insanların oluşturduğu işçi sınıfı² ile kentli sınıf arasında büyük bir sosyal çatışma oluşmuştur. Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde adlı kitabı, bu çatışmayı tüm yönleriyle ele alan romanlardan biridir. Göç hikâyeleri elbette sadece sınıfsal bir mücadeleye neden olmadı. Yıllar içerisinde cinsiyetler arası iş bölümü ve çatışmaları da etkiledi.
Kadın ve erkek arasındaki toplumsal ilişkiler, kent göçlerinin ardından yeniden düzenlenmeye başladı. Toplumsal ve sosyolojik yapı değiştikçe kadın ve erkeğin rolleri de birbirine benzemeye başlamış; iş bölümündeki değişimle beraber toplumsal cinsiyet rolleri de dönüşmüştür. Bunun sonucunda aile içindeki erkek rolünün zayıflaması, aile içi krizleri tetiklemeye başlamıştır.
Yaşanan bu rol değişimi, çocuk sahibi olma konusunda da doğrudan etkili olmuştur. İş alanlarının toprağa bağlı üretimden sanayiye dayalı üretime geçmesiyle birlikte, kalabalık ailelerin geçim ve iş yükü sıkıntı yaratmaya başlamıştır. Sanayileşmeyle gelinen noktada, tarım toplumunda olduğu kadar insan gücüne ihtiyaç duyulmadığından daha az çocuklu ailelere yönelimler ve yönlendirmeler başlamıştır. Çünkü sanayi toplumları çok çocuklu bir aile yapısını istemezler; hatta bunu devlet politikalarına da dâhil ederler (doğum kontrol planlamaları gibi).Sanayi toplumlarında çocuk sayısının fazla olması, aynı oranda istihdam alanı gerektirdiğinden işsizlik sorununun fazlasıyla baş göstermesine neden olur.³
Bunun yanında, hane halkı sayısı arttığı için tasarruf imkânları büyük oranda ortadan kalkacak; tasarruf oranlarının düşmesi ise yatırım finansmanı sorununu doğuracaktır. Bu nedenle başta sermayedarlar olmak üzere, doğum hızının azaltılması için çalışmalara başlanmıştır.
Dünyada olduğu gibi ülkemizde de aile yapısı küçültülmüş ve yalnızlaştırılmıştır. Bir aile kurmak ve bir ailenin parçası olmak, özellikle dijital ve görsel medya eliyle önemsizleştirilmiştir. Hani şu “sizin için önerilenler” ibaresi var ya; işte bu, bizim benliğimizi bozdu. Merak duygumuzu arşa çıkararak zamanımızı elimizden aldı.
Bugün cinsiyetsiz bir toplum dayatmaya çalışan oluşumların en büyük kozu ne yazık ki dijital mecralardır. Yapay zekâ mesela… İnsanlığın korkulu rüyası. Hayretler içerisinde kaldığımız bir sanal dünya. 1990’lı yılların sonunda Bilgisayar bölümüne başlamıştım.
O zamanların meşhur teknoloji dergileri vardı: Chip, PCnet gibi… O günlerden biraz da olsa bilgi sahibi olduğum bir konuydu bu.
Yaklaşık otuz yıl önce bile konuşulan bir konu, neden son birkaç yıldır bu kadar popüler oldu? Çünkü şartların olgunlaşması gerekiyordu. Bu süreçte ne mi oldu? İnterneti kısıtlı ve ulaşılması zor bir şekilde kullandığımız günlerden, cebimizde taşıdığımız günlere —hatta daha fazlasına— geldik. Bu süre zarfında, sosyal medya ağları ve dijital platformlar üzerinden kişiliğimize, zihnimize ve özel hayatımıza dair ne varsa ele geçirildi.
Bugün yapay zekâya sorduğunuz bir sorunun cevabı, aslında bizim verdiğimiz bilgilerden oluşan bir algoritmanın ürünüdür. Bana kalsa ismi “Algoritma Zekâ” olsun derdim; ancak insanda gizem ve endişe oluşturulması gerekiyordu. “Yapay” kelimesi bu iş için biçilmiş kaftandı. Bugün LGBT yürüyüşlerine “onur yürüyüşü” denilmesi ile, gaipten haber alıyormuş gibi bize bilgi veren bir sistemin adının “Yapay Zekâ” olması arasında bir fark yoktur. Birinde, toplumsal yapıyı bozmaya çalıştığı ayan beyan ortada olan bir eylem, ön adıyla güzellenmiş; diğerinde ise ön adıyla bir gizem oluşturulmuştur.
Bugün geldiğimiz noktada, üçüncü bir cinsin ya da cinsiyetsizliğin oluşturulmak istenmesi komplo teorisini aşmış, ne yazık ki gerçekliğe kavuşmuştur. Kitap, özellikle aile ve birey üzerinde yürütülen kültürel ve sosyolojik savaşlara dikkat çeken bir eserdir.
Peki bizler birey olarak, aile olarak ya da toplum olarak ne yapmalıyız? Bunun birçok cevabı var. Ancak öncelikle değiştirmemiz ve mücadele etmemiz gereken şey, düşünsel yapı ve zihniyettir. Ama işe önce kendimizden başlamalıyız. Çünkü insanlar, anne babalarından çok yaşadıkları zamana ve topluma benzerler. Zamanı da toplumu da güzelleştirecek olan; sorumluluk sahibi bireylere, güçlü ailelere ve destekleyici devlet politikalarına olan ihtiyaçtır.
Kitabı okurken dikkatimi çeken bir konu var ki söylemeden geçmek istemiyorum. LGBT vb. hareketler ile cinsiyetsiz toplum oluşumunu destekleyen yazar, psikolog ya da felsefecilere değinilmiş.
Bazılarını bilmeme rağmen yine de inceledim. Bu işin başını neden Yahudi kökenli kişilerin çektiği sorusu aklıma takıldı. Saygılarımla…
¹ Bu cümleleri yazdığım sırada, tevafuk eseri, bir yandan gece haberlerini izliyordum. İsrail’in Eurovision yarışmasına katılacağını açıklaması sebebiyle beş ülkenin yarışmadan çekildiğini öğrendim.
² İşçi kelimesi, ülkemizde sanayileşmenin akabinde sendikal faaliyetlerin başlamasıyla kullanılmaya başlanmıştır; öncesinde hizmet sektöründe çalışanlar için amele kelimesi kullanılıyordu.
³ Konu hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, Mete Kaan Kaynar’ın hazırladığı Türkiye’nin 1980’li Yılları adlı kitabı okuyabilir