Gece
Gündüz

GÜNÜN NASİBİ

14 Şubat 2026

Akşamın kızıllığı sulara gömülmek üzereyken fotoğraf makinesini yanına alıp sahildeki gün batımını fotoğraflamanın heyecanı içinde arabasına bindi. Akşam güneşi, önüne bir perde gibi çekilmek üzere olan bulutların ardında parlamaya çalışıyor; arada bir bulut kümelerinin ardında kalarak göğü hızla kızıla boyuyordu. Kıble rüzgârlarının etkisiyle göğe bir toz bulutu gibi yayılan bulutlar, güneşin karşısında sarı tonlarını turuncu ile değiştirmenin telaşı içindeydi.

Acile hasta yetiştirmeye çalışan bir sürücü manevrasıyla yola çıktı otomobiliyle. Nicedir gökyüzünde böyle değişik, böyle kızıl bir manzaraya tanıklık etmemişti. Her geçen dakika kaçırmakta olduğu enstantaneleri düşündükçe heyecanı ve sabırsızlığı bir kat daha artıyordu. Bir yandan trafiğe dalıyor, diğer yandan apartmanların arasında utangaç bir kızın yanaklarına düşen kırmızılıkla sıkışıp kalmış gökyüzünün her geçen dakika bulutların dansıyla akıp gittiğini izliyordu.

Kırmızı ışık, durulması gerekendi. Durdu. Akşamın yorgunluğunu adadığı bu saatte yaya geçidi bir film şeridi gibiydi. Memur emeklisi amcalar, sınavdan çıkan öğrenciler, rızkının peşinde koşan, akşam sofrasına yetişmeye çalışanlar; nafakasının ve sadakasının peşine düşen insanlar… Sonra bütün tatlılığı ve yürümeye başlamanın ilk tecrübesi henüz üzerinde olan çocuğunu yarının hatırası olarak çarşıya çıkarmış bir anne belirdi yaya geçidinde. Çocuğun bir elinden annesi tutuyordu, bir elinden elma şekeri. O kısacık eli uzanamıyordu henüz annesinin eline; göğü işaret eder gibi uzanmıştı yukarı. Fotoğraf makinesine uzanmak istedi eli. Yeşil ışık yanmıştı. Çocuk arabanın camına bakarken başını arkada unutacak gibiydi. Kazıyıp gitti güzelliğini aklına zamanın.

Sahile çıkan son kavşağı dönerken martıların ve göçmen kuşların gökyüzünde kanat çırpışları, güneşin kızıllığında yeni tablolar sunuyordu. Kim bilir nereden dönüyorlar, hangi rızkın peşinde akşam edişlerinin izinde kanatlanıyorlardı? Sahilin yan yoluna aracını park etti. Fotoğraf makinesini boynuna asıp dalgakıranların önündeki yürüyüş alanına doğru hareketlendi. Bir yandan gökyüzüne bakıyor, bir yandan şehrin kalesinin kızıllıkla değişen manzarasını fotoğraflıyordu.

Deniz hiç olmadığı kadar sakindi. Karadeniz’in haşinliği kendini sükûnete bırakmış; küçücük dalgalar, kayalıklara gidip gelip birer öpücük kondurmakla ahesteydiler. Güneşi, denizi, dalgaları, kayıkları farklı farklı açılardan fotoğrafladı. Henüz günün karesini yakalamış saymıyordu kendini. Günün yorgunluğu, akşam ezanı okunmadan hemen önce dalgaların sesinde ve dinginliğinde ne huzur verici bir yakarıştı.

Batıdan, güneşin batmakta olan uzaklığından dört kuşun yan yana gelmekte olduğunu gördü. Onlar geldikçe fotoğraflamaya devam etti. Doğu tarafından dolunay da kendini göstermeye başlamıştı. Önünde bulut kümeleri… Kırmızıdan pembeye, pembeden mora, mordan sarıya bir renk cümbüşü içindeki dolunaya doğru uçmakta olan kuşlar. Sırtını güneşe yaslayıp yüzünü dolunaya çevirdi. Birazdan kuşlar dolunaya doğru uçacaklardı. Birkaç eskiz kare ile ayarlamalarını yapıverdi. Dört kuş günün yorgunluğu ile kadraja girdiler. Tablonun eksik hikâyesi tamamlanıyordu. Ardı ardına bastı deklanşöre. Günün nasibini yakalamıştı işte. Ya da öyle sanıyordu. Muhteşemdi.

Sahil boyu yürümeye devam etti. Delikanlı, sevdiğiyle omuz omuza denizin sükûnetine dalıp gitmişti. Az ileride oltasıyla balıklarını tutmuş bir baba, oğluyla birlikte evine rızkını götürmeye niyetleniyordu. Daha ileride bir adam, çırpma tekniğiyle balık tutma kararlılığındaydı. Kefaldi bu aradığı nasip. Kalınca misinanın ucuna takılan üçlü büyük kanca denize fırlatılır ve kancaları tutan bakır telin parlaklığına aldanan kefaller, misina hızla çekildiğinde kancaya takılıverirdi. Adam sağ eliyle hızlıca misinayı çekiyor, sol eliyle çektiği misinayı yere bırakıyordu. Tekrar kavrayıp tekrar çekiyor; uzaktan bakınca kollarını hızlıca açıp kapayan bir adam görünümündeydi. Misinanın sesi denizin yüzünü kesiyordu.

Eline, hızla çektiği misina kesmesin diye eldiven giymişti. Kovası henüz boştu adamın. Alnındaki terler uzun zamandır misina çırptığını gösteriyordu. Adamın çaprazında, açıkta, turuncu renkli bir gırgır demir atmış bekliyordu. Arkasındaki küçük kayık ile birlikte baba oğul gibiydiler denizin üzerinde. Denizin çarşaf gibi sularına eğilip bu manzarayı yakınlaştırarak fotoğraflamaya koyuldu. Ardı ardına üç dört kare çekmişti ki kadrajdan suda bir hareketlilik olduğunu gördü. Çektiği karelere bakıverdi. Adamın uzun zamandır yakalayamadığı kefallerden biri, balıkçı teknesini fotoğraflarken suyun üzerine zıplayıvermiş ve fotoğraf karesine girivermişti. Güzellik bu ya; fotoğrafın odak noktasında tekne ya da kayık değil, kefal vardı. Suyun üzerinde sevinçten mi uçuyordu? Günün karesi bu olmalıydı.

Adamın üzerinde durup misina çırptığı kaya arada bir küçük dalgalarla ıslanıyor ama adam ayaklarının ıslanmasına aldırmıyordu. Arada bir misina birbirine karışıyor; özenle ve sabırla misinayı düzeltip tekrar elli-yüz metre ileriye atıp süratle çırpmaya çalışıyordu. Kefallerse “Bizi yakalayamazsın ki!” havasında suyun üzerine zıplayarak adamın sabrını sınamakla meşguldüler. Adamın kefallerle imtihanı etrafına epeyce bir meraklı izleyici toplamıştı. Kayalıkların üzerindeki on on beş kişi, “Acaba adam suyun üzerine zıplayan bunca kefalden birini yakalayabilecek mi?” sorusunun cevabını bekliyordu. Bir filmi andıran bu atmosferde güneşin kızıllığına, gökyüzünün rengarenkliğine artık aldıran yoktu. Topyekûn kefallerin peşindeydiler.

Siyah bir kedi meraklı kalabalığı adeta yara yara adamın ayaklarının dibine kadar gelip oturuverdi. Bir iki miyav sesiyle “Ben de buradayım,” diyordu. Meraklı izleyiciler kediyi fark ettiler. Kedinin adamın balık avlayışını izlemesi güzelce bir kareydi. Kedinin ve adamın arkasına geçip bunu fotoğraflamalıydı. Öyle de yaptı. Bunca çabaya rağmen misinanın ucunda henüz bir kefal görülmemişti ki adamın elindeki misina birden ağırlaştı. Kırk elliyi bulan meraklı izleyiciler balığın ne kadar büyük olacağının tahmini içindeydiler; birbirlerine boy tahmini yapıyorlardı. Ağır ağır çekti misinayı adam. Nasibini sonunda yakalamıştı işte. Kedi pürtelaş misinanın çırpınışlarını izliyorken fotoğraf makinesi çoktan ayarlanmış, hepsi adamın eline alacağı balığı bekliyordu.

Balığı sudan çıkardı adam. Yarım saatlik uğraşla bir karıştan küçük bir kefal yakalamıştı. Balığı tam kovasına koyacaktı ki izleyiciler hep bir ağızdan “Ver oni kediye, ver oni kediye!” deyiverdiler. Adam eğilip kefali kediye doğru atıverdi. Deklanşörden üç ses çıktı ardı ardına. Çektiği karelere baktı. Adamla kedi arasında bir kefal sevinçten havalara uçmuştu. Günün karesi kedinin nasibiydi.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Yazı

Anne Demeden Doğum Sonrası İlk Gördüğü Kişinin Çıkardığı Sesi Taklit Etmeye Başlayan Bebeğin Ailesinin Dramı

Önceki Yazı

Protez Ölüm