Sürekli göz hapsinde tutuluyor, günlerdir bahçeye çıkmaya dahi cesaret edemiyordum. Gün içinde pencereden dışarıyı izliyor bakışlarımız kesişir kesişmez hızla geri çekiliyordum. Kafamı kapıdan uzatacak olsam dehşet verici ve tehditkâr duruşuyla her seferinde beni sindirmeyi başarıyordu. Kapıyı sıkıca örtüp içeri kaçmaktan başka çare bırakmıyordu bana… Bu durum daha ne kadar sürecekti?
Havaların iyice soğuduğu kasım ayındaydık. Rüzgâr dallarda kalan son cevizleri silkelercesine koparıyor, kuru yaprakları önüne katıp sertçe savuruyordu. Babam, gürül gürül yanan sobaya iki odun da fazladan
atmış, yayılan sıcaklığın rehavetiyle salonda uyuyakalmıştı.
İçimdeki korkuya rağmen dışarıya çıkmalıydım. Evet… Yaşadığım acılarla dolu geçmişi hiçbir zaman unutturmayacaktı el ve ayaklarımdaki yara bere izleri! Fakat… İşlerimi ne zamana dek erteleyebilirdim? Derin bir nefes aldım. Parmak uçlarıma kadar ürperiyordum. Sessizce kapının koluna uzandım. Etrafı dikkatle süzüyordum. Yoktu.
Ortalıkta görünmeyişi rahatlamama yetmiyordu. Gözlerimi dört açmalı daha da dikkatli olmalıydım. Her
an karşıma çıkabilirdi. Bacaklarım adeta taş kesilmiş, ilerlemekle yerimde durmak arasında kararsız kalmıştım. Sonra… Nefesimi tutarak yürümeye başladım.
Eğildim. Titreyen ellerimi sararmış yaprakların içine daldırdım. Sadece iki ağaç etrafında dolaşarak dökülen
cevizlerden bir sepet doldurabilmiştim. Oysa daha on ağaç vardı. İşim uzayıp gidecekti.
Aniden arkamdan haşır huşur sesler yükseldi, kalbim hızla atmaya başladı. Yakalandığımı hissediyordum.
Dilim, damağıma yapışmıştı. Yutkunamıyordum bile… Geriye dönmeye cesaret edemiyordum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Olduğum yerde yavaşça boynumu çevirdim. Eyvah!…
Karşımdaydı yine gelmiş, beni bulmuştu. Öyle sinirli bir hali vardı ki… Kendini buraların mutlak hakimi biliyordu. Gözlerimin içine dik dik bakarak “Bu ne cüret?” der gibi meydan okuyordu. Her an üstüme atılıp saçımı başımı didik didik yolacak sandım. Kendi mekânımda artık rahat huzur kalmamıştı.
Yerden bir parça nemli toprak kaparak avucumda iyice sıktım. Üzerine fırlatacak oldum, elim kalkmadı. Her şeye rağmen ona kıyamıyordum. “Bak,” dedim sesimi yükseltmeden. “Sana zarar vermek istemiyorum. Ne
olur, uzak dur. Çok korkuyorum.”
Sanki kötü şey söylemiş, ağır hakaretlere maruz bırakmışım gibi tavır alıyor, yaprakları hışırdata hışırdata üzerime savuruyordu. Gitmesini söyledikçe daha da hırçınlaşıyor, garip homurtular çıkararak üstüme doğru geliyordu. Kaçmaktan başka çarem yoktu.
Sepeti fırlatıp koşmaya başladım. Gölgem misali takibi bırakmıyor kovalamaktan bıkmıyordu. Ardım sıra yetişip omuzlarıma abanıyor, önüme atılıp ayaklarıma çelme takmaya çalışıyordu. Kafasına koymuştu bir
kere… Beni düşürecekti. Baş edemeyeceğimi anlayınca duraksadım. O da durdu.
“Ne istiyorsun benden, derdin ne senin? Peşimi bırak, git diye haykırdım. Sözlerim ateşe dökülmüş benzin
etkisi yaratmış olmalıydı ki iyice öfkelenmişti. Birdenbire omuzlarını kabadayı gibi kabartıp tam gaz koşarak tepiği yapıştırmasın mı?
Bir sağa bir sola savrulurken ellerimi yüzüme kapatarak korunmaya çalışıyordum. En sonunda savunmasız halde yere kapaklandım. Şiddetli bir darbe yemiştim. O an boğazımdan kopan çığlıkla birlikte, gitgide yakınlaşan ayak sesleri birbirine karıştı. Yavaş yavaş kaldırdım başımı…
Üzerimde onun delici bakışları, babamın elinde kasap bıçağı: “Nankör, hain horoz! Bırak kızımın yakasını!”