Selam. Hoş geldin. Ne tuhaf değil mi? Hoş gelmediğini bile bile seni sevinçle karşılamak… Geleceğinin yakın olduğunu biliyordum. Seni beklediğimi kimselere söyleyemedim. Nasıl söyleyeceğimi de bilemedim. Hayatımın tam arafındayım. İnan seni görmek beni mutlu etti. Artık yönümü biliyorum. Şu görüntün…
Muhteşemsin. Varlığını görmek… Ayaklarımın altındaki sehpayı devirecek cellâdımsın sen benim. Son dedikleri başlangıcım. Tekrar hoş geldin.
Uzun zamandır sıkışmış kalmışım iki metrekarelik yatakta. Zaman kavramı şu camdan içeriye giren güneşin gölgesi kadar… Perdenin arasından sızan güneş ışığı hem akrebim hem yelkovanım. Odanın içerisinde birbirlerini kovalayan çizgiler yarış halindeler. Hepsi giden ömrümden kalan zaman kırıntıları… Doktor ve hemşirelerin içeriye giriş vakitlerini perdenin gölgesiyle tayin ediyorum. Hemen hemen hep aynı zamanlamayla geliyorlar. Perdenin arasından yatağımın ayakucundaki elbise dolabına vuran ışık yavaşça dönerek yatağımın kenarını sıyırıyor, işte o vakit gelişleri. Ancak yağmurlu havalarda bunu ayarlamam zor
oluyor. Bir de yüzümü kapıya doğru çevirdiklerinde.
Tam anlamıyla zamanlamam yok oluyor. Olsun, bunu bir ben biliyorum, bir de şimdi sen. Bazen gelenlerin endişeli olduklarını yüzlerinden anlıyorum. Kaybolan damarlarımda kan bulmaya çalışan asistan doktor kan gazı almaya çalışıyor bileğimden. Elleri titremiyor ancak yüzündeki endişe belirgin. Deniyor, deniyor, bulamıyor. Sivri uç derinlerde arıyor ama nafile. Bazen de çocuk gibi seviniyor, atıyor endişeyi yüzünden, aradığını bulmuş gülümseyerek ayrılıyor odadan.
Muştusuna kavuşmuş. Bedenim sessiz, ürkmüyor, teslimiyete sonuna kadar inanmış, çırpınma yok.
Bedende acı hiç yok. Tek acıyan yerim, gözlerim. Uykusuna küsmüş gözlerim…
Sen gelene kadar hep acı içindeydiler, sana kilitlendikçe bakışlarım, gözlerimin ak meydanına soğuk sular çarpıyor. Bir savaş ki seninle benim aramda değil, ben sana teslimim ancak bu doktorlar koyuvermiyorlar beni. Düşmüş bedenimi tutup kaldırmaya çalışıyorlar, adını bilmediğim ilaçlar savaş aletleri. Pes etmeyecekler ama “son” sende.
Tuhaf olan hâlâ zihnimin açık olması… Bir saniye durmadan çalışıyor. Beden, çapasını denizin derinlerine çoktan indirmiş bir yolcusuz gemi. Zihin, zincirlerini kırıp özgürlük peşinde koşan bir safkan…Durduramıyor, durmuyor. Kontrolsüzce hayallerime saldırıyor.
Dünya ile şimdilik tek bağlantım gözlerim. Ve onları duvarlar ötesine taşıyan zihnim. Bana devre arası sağlayacak tek şey uyku. Evet arada derin uykuya yatırıyorlar beni, ancak uyandığımda yaşadığımı bilmek ve buna tepki gösterememek… İsyan sebebim, işte tüm kalelerimi yakmak istediğim an… Bunu tekrar tekrar yaşamak da cabası.
Zamanın ötesini bilen sensin. Dakik olan sensin. An’ı bilen sensin. Tereddütsüz olan sensin. Bedeni
kıymetsizleştiren ve ruha özgürlüğünü veren sensin. Soğuk; ayaklar soğuk, eller soğuk. Bunu hissedebiliyorum.
Gölgeler, gölgelerle gelen soğuk. Ve ötesi…