İnce belli bardağını dudaklarına götürdü. Damağını yakan sıcaklığa aldırmadı. Terasa çıkarken, havası her dakika değişen bu şehre güvenemediği için hırkasını yanına aldığına memnundu. Bu küçük öngörüler bile kendini bu şehrin yerlisi gibi hissettirmeye başlamıştı. Biraz ilerideki fırından gelen yeni pişmiş ekmek
kokusunu duydu. Birkaç ay önce tereddütlerle geldiği bu Anadolu şehri, İstanbul’da unuttuğu benliğine ulaşmasını sağlamıştı.
Otuz altı katlı rezidansta, mutfakla birleşik oturma alanı ve banyonun tuvaletle birleştiği kibrit kutusundan sonra yerleştiği bu müstakil iki katlı ev, yeniden insan olduğunu hatırlatmıştı. Üstelik trafik çilesi de yoktu. Bu kadar çok yağmur yağmasa, arabayı satıp elektrikli bisikletle bile idare edebilirdi. Son haftada yaşananları düşününce içi ürperdi. Çok üşütecek bir hava olmasa da tedirginlikle hırkasına daha sıkı sarıldı.
Bir haftadır, aralarında öğrencilerinin akrabaları da olan on iki kişi yılan sokmasıyla ölmüştü. Üstelik ölen kişiler yalnız olmadıkları halde yılanı gören kimse yoktu. Her şey tarihi hamamın yıkımından sonra başlamıştı. Yıkımdan hemen önce işçiler, gizli bir oda keşfetmiş, odada duvarlara kazınmış yılan motifleri, tanımadıkları ama bakarken içlerini ürperten bir kadın figürü gördüklerini söylemişlerdi. İşçiler odadan çıkar çıkmaz sarsıntı olmuş, hamam kendiliğinden yıkılmıştı. Bu olayda kimse zarar görmese de odaya giren on sekiz işçiden on ikisi bir haftada ölmüştü. Polis, olayı her yönüyle incelemeye almış; kalan kişilerden dördünü güvenlik amacıyla emniyet müdürlüğünde gözlem altına almıştı.
Kendini kaptırdığı düşüncelerinden ayılması için gök gürültüsü fazlasıyla yeterli oldu. O kadar
dalmıştı ki, aniden gelen ses karşısında yarısını henüz içmediği çay bardağını elinden düşürdü. Bu
şehrin alışamadığı tek yanı buydu. Hava günlük güneşlikken birden sağanak yağmur başlayabiliyordu. Aynı gün içinde dört mevsimin yaşandığına dahi tanıklık etmişti. Normalde üşengeç biri değildi ama şu an kırık camları toplamak için içinde en ufak bir istek yoktu. O haliyle bırakıp içeri girdi. Ertesi gün okula ilk
gelen öğretmen oydu. Ardından Nihal geldi. Bu okulda göreve başladığında ilk onunla tanışmış, kısa sürede yakın bir dostluk kurmuşlardı. Nihal evli olduğu için okul dışında pek görüşme imkânı bulamıyorlardı. Nihal’in heyecanından, oldukça önemli bir şey anlatacağı hissine kapıldı.
“Lamia, dün gece olanları duydun mu?”
Nihal, bu cümleyi o kadar heyecanlı söylemişti ki, içini meraktan çok bir tedirginlik kapladı. Nihal
sorduğu sorunun cevabını dahi bekleyemedi.
“Hani şu emniyetteki işçiler vardı ya, hepsi ölmüş. Onları da yılan sokmuş. Ayrıca…”
Lamia’nın içindeki ürperti duyduğu haberden sonra, korkuya dönüştü. Nihal’in çayından aldığı
yudumu yutmasını bekledi.
“Ayrıca ulaşamadıkları diğer iki işçiden birinin daha cesedi bulunmuş. Tahmin et nasıl ölmüş?”
Bunda tahmin edemeyecek bir şey yoktu aslında.
“Onu da yılan sokmuş. Kaymakam Bey bugün öğrencilere izin vermiş. Müdür Bey de birazdan
bir toplantı yapacak. Sanırım bizlerde cenazeye katılacağız.” Son cümle içini acıtmıştı.
Babaannesinin cenazesinden beri kimsenin cenazesine katılmamıştı. Sonra içinden “Ne tesadüf” diye geçirdi. Babaannesini de yılan sokmuştu. Babaannesi ölmeden hemen önce kendisini işaret ederek adını söylemişti. Bunları düşünürken öğretmenler odasının kalabalıklaştığını fark etti. Tüm öğretmenler
gelmişti. Gündem aynıydı.
Kısa süre sonra odaya Müdür girip, öğretmenlere hitaben konuşmaya başladı: “Arkadaşlar, sanırım hepiniz olanlardan haberdarsınız.” Cevap bekler gibi kısa bir an bekledi. Kimseden itiraz gelmeyince devam etti.
“Kaymakam Bey mesaj attı. Tüm öğretmenlerimizin cenazede olmasını rica ediyor. Bu konuda bir problem olacağını sanmıyorum.
Haksız mıyım?” Lamia hafif ürkek bir tonda;
“Müdür Bey aslında ben…”
“Lamia Öğretmenim. Kaymakam Bey rica etti dediysek, lafın gelişi. Daha önemli bir işiniz mi
var?”
“Yok ama…”
“O halde mesainizdeymiş gibi düşünüp cenaze törenine katılın lütfen.”
Müdürün bu keskin konuşması sonrası sessiz kalmayı tercih etti. Müdür ise önemli bir noktayı hatırlamış gibi tekrar tüm öğretmenlere hitap etmeye başladı:
“Bu arada unutmadan söyleyeyim. O odayı gördüğü halde yaşayan son işçi de cenazeye katılacakmış. Basının da yoğun bir katılımı olacak. Bu sebeple kıyafetini değiştirmek isteyenler evlerine gidebilir. Ancak iki saat sonra her öğretmenimi Merkez Camii avlusunda görmek istiyorum.” Son sözlerini söylerken doğrudan Lamia Öğretmen’e bakmıştı. Öğretmenler kendi aralarında konuşarak odadan çıkmaya başladılar. İlk geldiği halde odadan son çıkan, yine kendisi oldu. İçinden gelmese de eve gitti. Üst kattaki
çalışma odasına çıktı. Kendini her huzursuz hissettiğinde bu odaya girmeye başlamıştı.
Uzunca bir süre kitap okuduktan sonra birden nefes alamadığı hissine kapıldı. Nefes alabilmek
için adeta koşar adım terasa çıktı. Birkaç adım atmıştı ki ayağına batan cam parçasının acısını
hissetti. Üşengeçliğinden ve tedbirsizliğinden kendine kızdı. Ayağındaki cam büyüktü ama tek
parçaydı. Dikkatlice çıkardı. Sekerek odaya dönüp hızlıca pansuman yaptı. Cenazeye fazla vakti
kalmadığını fark edince ayağını hızlıca bandajladı. Ayakkabısını giyemiyordu. Mecburen bir sandalet
giyip evine çok yakın olan camiye koşar adım gitmeye başladı.
Polisin geniş güvenlik önlemleri aldığı cami avlusuna geldiğinde caminin diğer tarafında tüm
kameraların aynı yeri çekmeye çalıştığını fark etti.
Üzüntüden harap bir hale gelmiş bir adam, zorlukla yürümeye çalışıyordu. Polis basın ordusunu zapt etmek için çabalıyordu. Cami avlusu oldukça kalabalık olmasına ve aralarında epey bir mesafe olmasına rağmen adamla göz göze geldiler. Adamın gözleri faltaşı gibi açıldı.
Korktuğu her halinden belliydi. Birden, gözleri kızarmaya ve ağzından köpükler çıkmaya başladı.
Bir eliyle boğulur gibi boğazını tutuyordu. Yakınındakiler çığlık atarak kaçışmaya çalışırken,
basın ordusu daha net görüntü yakalayabilmek için birbirini eziyordu. Sağlıkçılar adama ulaşmaya
çalışıyordu. Adam dizlerinin üzerine çöktüğünde hâlâ gözlerine bakıyordu. Parmağını kaldırıp
kendisini göstermeye çalıştı. Tıpkı babaannesi gibi… Dudakları kıpırdıyordu. Sesini duymasa da
adını söylediğini biliyordu. Tıpkı babaannesi gibi… Ağzından köpükler çıkıp, gözleri kanayan adam
boğularak ölmüştü. Yılanın zehri oldukça tesirliydi. Kolunu tutup kendini sarsan biri yüzünden irkildi. Bu Nihal’di. “Ne duruyorsun? Yılan buralarda olabilir. Ayağına ne oldu senin? Her yer kan içinde.”
Nihal’in sarsmasıyla kendine gelmişti. Koşar adım gelirken bandajın çıktığını fark etmemiş, uzun
süredir aynı yerde durduğu için küçük bir kan birikintisi oluşmasına sebep olmuştu. Nihal’in
çekiştirmesiyle, onun arabasına doğru koştu. Nihal kocasına acilen hastaneye gitmesini söylemişti bile. Hızla camiden ayrıldılar. Ertesi gün ayağındaki bandaja rağmen okula gelmişti.
Kimse konuşmuyordu. Ölen son işçinin kendisini gösterdiğini ve kendisine seslendiğini bilen yoktu.
Olsa durumu nasıl izah edeceğini bilmiyordu. Öğretmenler odasında çok oyalanmadan sınıfına girdi. Sadece Baran gelmişti. Dönem başından beri okula uğramayan Baran’ın böyle bir günde okula gelmesine şaşırdı. Bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetti ama çocuk kendinden önce davranmıştı.
“Şahmeran uyanırsa, yalanlarla kurulu şehirler yutulur.”
Lamia şoka uğramış gibiydi. Çocuğun sesi bir fısıltı gibi çıkıyordu. Ayrıca konuşurken gözbebekleri dikleşiyor gibiydi.
“Anlamadım evladım.”
“Şahmeran uyanırsa, yalanlarla kurulu şehirler yutulur.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Babaannem ben küçükken söylerdi bunu. Uzun zamandır duymuyordum. Dün yine söyledi.”
“İlginç, çünkü benim babaannem de çok söylerdi bu cümleyi.”
“Belki de birbirlerini tanıyorlardır öğretmenim. Nerelisiniz siz?”
“Beni boş ver şimdi. Bak senden başka hiçbir öğrenci yok. Babaanneni merak ettim. Beni
onunla tanışmaya götürür müsün?”
“Elbette öğretmenim. O da sizinle tanışmak istiyor.”
“Benimle mi? Beni nereden tanıyor ki?”
“Dün cenazede çekilen görüntüleri izlerken gördü sizi. “Ben bu kadını tanıyorum, ille de onu
bana getir” dedi. “Peki, o halde ben müdür beye haber vereyim. Birlikte gidelim olur mu?”
“Tamam hocam. Okulun kapısında bekliyorum sizi.”
Müdürün odasında gidip, Baran’ın yanına gelmesi çok uzun sürmedi.
“Eviniz uzak mı? Araçla gidelim mi?”
“Gerek yok hocam. Hemen şurası zaten…”
Yol boyunca Baran’ın gerginliğini atabilmesi için sohbet etmeye çalıştı.
“Annen, baban neredeler?”
“Öldüler.”
“Kusura bakma lütfen. Bilmiyordum.”
“Ben çok küçükken ölmüşler. Yangın çıkmış bizim evde. Ben ve babaannem dışındakilerin hepsi
ölmüş.”
“Siz nasıl kurtuldunuz?”
“Biz evde değildik. Babaannem beni alıp tarlaya gitmiş. Döndüğünde yangın bitmiş zaten.
Sorduğu soruların Baran’ı rahatsız ettiğini anlayınca sustu. Köy evinden hallice müstakil bir eve geldiler. Baran içeriye seslendi.
“Babaanne ben geldim. Baran. Hoca Hanım’ı da getirdim.”
İçeriye seslenmesinin nedenini anlamayınca soran gözlerle Baran’a baktı. “Babaannem kötürümdür. Yürüyemez. O yüzden korkmasın diye girmeden haber ederim.” İçeriden bir cevap
gelmemesine rağmen içeriye yöneldiler.
Odalardan birinde koltukta uzanan yaşlı kadının yanına geldiler. Lamia gülümsediği halde, yaşlı
kadın, Lamia’ya nefret dolu gözlerle bakıyordu. İlk konuşan yaşlı kadın oldu. “Sen olduğunu biliyordum.” “Anlayamadım.”
“Bırak numarayı. Bunca yıl sonra yeniden geleceğini biliyordum. Yarım kalan işini tamamlamaya mı geldin?” Baran anlamsızca babaannesine ve öğretmenine bakıyordu.
“Nasıl anladın?”
“Senin o şeytan yüzünü nerede görsem tanırım.”
“Doğrudur. Aynı soydan geliyoruz nasıl olsa.” Onlar konuşurken nereden geldiği belli olmayan
sarı renkli büyük bir yılan Baran’ı yakaladı. Çocuğun tüm vücudunu saran yılan, Baran’la göz
göze gelmiş bekliyordu. “Bırak onu!”
“Neden bırakayım? Senin de dediğin gibi. Yarım kalan bir işim vardı bitirmeye geldim.”
“Onun bir suçu yok.”
“Senin soyundan olması yeterli değil mi?”
“Babaannenle biz bir anlaşma yapmıştık.”
“Biliyorum, zehirlemeden hemen önce anlattı bana da.”
“Öldürdün mü onu?”
“Siz onun evladını yani benim babamı öldürüp onunla anlaşmış olabilirsiniz. Ama ben intikamımı
alırım.”
“Yalvarırım bırak torunumu.”
“Babam da size yalvarmış mıydı?”
“O bir kazaydı.”
“Şimdi bedel ödeme zamanı.” Lamia’nın sesi ürkütücü bir tizlikte çıktı. Aynı anda sarı yılan
komut almış gibi, çocuğu sıkmaya başladı. Bağırmasın diye dilini sokmuştu. Çocuk tüm
kemikleri kırılırken bağıramadan ölüverdi. Kötürüm olan babaanne ise birden ayağa fırladı.
Kadının çatallı dili, dudaklarının arasından kısa bir anlığına görünür gibi oldu. O anda dışarıdan bir
komşu sesi geldi: “Belkıs abla! Duydun mu? Müdür de yılan sokmasından ölmüş!” Babaannenin gözleri büyüdü. Göz ucuyla Lamia’ya baktı. Lamia ise sessizce gülümsüyordu. Odada iki soylu yılan ırkının son temsilcileri kalmıştı. Bu artık bir ölüm kalım mücadelesiydi.
Babaannenin dilinden iki kelime döküldü:
“Şahmeran, uyan!”