Minik elleriyle buz gibi suyu avuçladı. Gözlerini kapatıp yüzünü tek seferde yıkadı. Çişi geldi. Ne zaman soğuk suyla yüzünü yıkasa hep böyle oluyordu. İyi ki evindeydi. Ya dolmuşta olsaydı? İşese koltuğa mesela… Şoför yüz bin yıl söylenirdi. Tuvalet yerine örümcek ağlarına işedi. Annesi görse çok kızardı. Her gün temizliyordu o ağları ama örümcek inatla hep aynı köşeye ağ örüyordu. Ellerini yeniden yıkadı, yüzünü
yıkamamalıydı ve koşa koşa sofraya yetişti.
“Bismillah!” Sofrada bir kuş sütü eksikti; ekmeğe sürmelik çikolatalar, sosisler, reçeller, krem peynirler, omletler, krepler, rivrivler… “Seni gidi şakacı!” diye güldü kendi kendine. Minci, çay ve pekmez üçlüsüyle doyurdu bir güzel karnını. Annesinin ellerinden öpüp yola koyuldu. Her öpüşte bir diken daha geliyordu
dudaklarına gül bahçesi. Bağcıkları yanlış bağlasa ne olacak, zaten sevmiyordu ayakkabıları. Ne vardı yani
kara lastiklerini giyse; gıcır gıcır, bir tükürüğe bakardı, tişörtüyle de sildi mi tamamdı işte. Kara lastikli Dursun Ali… Dursun Ali Kara Lastikli. Ne isim be! Sinemaya yeni gelen bir film gibi ve yahut bir çizgi roman
kahramanı…
Harçlığı cebine koyup dolmuşun geleceği yere kadar yürüdü elleri cebinde, kabadayı gibi. Çünkü o Kara
Lastikli Dursun Ali. Yürüdü dediysek de taş topladı yerden. Kucağını taşlarla doldurup koşar adım ilerledi.
Eskiden bakkal olan, şimdi içinde üç harflilerin kaldığı küçük kulübenin yanından geçerken üç Kulhu bir
Elham okudu çat pat. Azıcık da sesi titreyerek…Sonra bir taş aldı eline, şeytan taşlar gibi fırlattı kulübeye.
“Eûzu, eûzu…” diye mırıldanarak uzaklaştı. Ya çarpılsaydı? Ayakları ters dönseydi? Anası ne yapardı? Ablaları evlenip giderdi de… Ya anası? Babası zaten gurbette, geldiği yok. Şu koca yedi yaşına dek belki on
kez görmüştü yüzünü. “Ne adam be! “ diyorlardı onun için. “Dursun, baban cici anne mi getirecek, hem da üç kardeşle beraber!” Köydeki haylaz çocuklar böyle söylüyorlardı. Dursun Ali de sinirlenirdi o zaman.
“Ne adam be! Geliyor çocuk, gidiyor çocuk.” Söylene söylene yürümeye devam ederdi.
“Ula Dursun Ali, Kara Lastikli Dursun Ali… Ne çok düşünüyorsun. Feylosof olacak adamsın ha!” dedi kendine. Yine erken gelmişti. Ya da dolmuş şoförü geç kalmıştı. Kesin şoför Recep geç gelmişti. Aklı bir karış havada Recep, başka bir işi beceremezmiş. Kenarda köşede biriktirilmiş azıcık parayla bu dolmuşu almış babası. Öyle demişti geçenlerde anası, komşu kadınlarla konuşurken. Recep de ne yapsın? Saf çocuk. Akıl desen…Bir karış havada. Anca dolmuşun direksiyonunu bir o tarafa bir bu tarafa çevirir. Ceketini koltuğa astığı anda, Hakkı Bulut’un yeni kasetini teybe sürükleyişi yok mu? İşte o an Dursun Ali ilk kez ezberlemişti Hakkı Bulut şarkısını:
“İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız…” Repertuarı genişliyordu sayesinde. Dursun Ali yedi yaşındaydı. Bu dünyada tam yedi yıl yaşamıştı. Üç yaşında besmeleyi öğrenmişti. Dört yaşında ablalarıyla cameye gitmiş, elifba öğrenmişti. Hocanın karşısında hiç takılmadan subhaneçe okumuştu. Ödül olarak, hoca onu motoruna bindirip köyde bir tur attırmıştı.
Ne büyük adamdı Dursun Ali. O yaşta ne çok şey başarmıştı. Gel gör ki okuma yazmayı bir türlü öğrenememişti. Belki öğretmeni iyi anlatamıyordu. Kim bilir? “Bak Hoca ya! Ne de güzel öğretti subhaneçeyi. Subhane çellahumme…”
Dursun Ali düşünüyordu. “Çok uzattık, şu okul işini bırakacağım ya la, anama da diyeceğim: Ana, ben yoruluyorum. Her sabah erkenden uyan, dolmuşa kadar yürü, sonra okula git, akşam eve gel, çalış çalış…”
Ama diyebilir mi? Diyemez elbet. Anası onun en kıymetlisi… Her gece dua ederdi onun için:
“Ey güzel Allahum… Anami benden ayirma. Babami o kadından ayir.”
Ah be Dursun Ali… Baban oralarda çalışıyor. Nereden çıkarıyorsun başka bir kadın, başka çocukları…
Dursun Ali’nin uykusu gelmişti. Başını cama yaslamak istiyordu ama köy yolu çok taşlıydı. Şu kaymakam bir
türlü yaptırmamıştı yolu. Muhtar; “Reis-i Cumhur’a kadar gittim” demişti. Ama nafile. Oh ne güzel uyunurdu yolda. Ama işte tam kaymakamın kapısını tıklatacakken arkadan biri omzuna dokundu:
“E bereşkimi buni bi uzat da.”
“5 milyon milyar tl.”
Dursun Ali aldı parayı uzattı şoför Recep’e. Şoför Recep parmağını yalayıp günün hâsılatını saymaya başladı. Gülümsedi. Dursun Ali birden irkildi. Parasını vermediğini hatırladı. Elini cebine soktu.
“Anam… Canım anam, yine dikmeyi unutmuş.” Cebine koyduğu para, şimdi yoktu. Paltosunu çıkardı, başladı silkelemeye. İyi ki köyün dolmuşundaydı. Kantinde meyve suyu almak için elini cebine soksaydı?
“Allah’ım… Canım Allah’ım…”
Kimse yanına oturmuyordu. Biraz bitlenmişti. Ama geçen hafta annesi güzelce temizlemişti bitlerini.
“Bir iki üç …. Doksan bir, doksan iki…” Ablasına geçmişti bitler. Annesi o uzun saçlarını kesmek zorunda
kalmıştı. Ablası çok ağlamıştı ama Dursun Ali’ ye hiç kızmamıştı. Çünkü Dursun Ali onların göz bebeğiydi.
Ablası ağlarken, sarılmıştı ona sımsıkı. Gözyaşlarını silmişti. Gece de onunla yatmıştı. Hani olur da rüyasında canavarlar görür diye. Rüya çobanı olmuştu. Bir tek kendi rüyasına çobanlık edemiyordu. Rüyasında babasını görmüştü. Almanya’da, o kadınla ve çocuklarıyla birlikte… Zengin kahvaltılar yapıyorlardı. Bir numara arabalara biniyor, süper oyuncaklar alıyordu çocuklarına.
Dursun Ali düşünüp duruyordu. Dursun, Dursun Ali… “Artık yeter. O bizi unuttuysa biz de onu unutmalıyız.”
Gitti, babasının daha önce getirdiği oyuncağı aldı. Sobaya attı. Alevler yükseldi. Öfkesi dinmedi. Bir iki
parça kıyafetini de attı. Cayır cayır yandılar. Cayır cayır. Yetmedi. Geçen yaz getirdiği kot pantolonu yaktı, robot adamı da… Alamancı ne varsa! Hatta evi bile yakacaktı neredeyse. Çünkü çatıyı babasının gönderdiği parayla yaptırmışlardı. En son sandığa gitti eli. Babası,“ Koçum bak, bu saat senin. Zamanın kıymetini büyüyünce anlarsın.” demişti. Saat sandığın içindeydi, mendillerin altında. Ağlaya ağlaya çıkardı. Titreyen elleri ile sobaya doğru tuttu. Ama at… At… a… madı.
“Hadi ula Dursun Ali… Uyan!” Şoför Recep’in sesiyle irkildi. “Okula geldik” dedi şoför Recep. Kafasını salladı, tamam der gibi. İndi ve yürüdü. Rüyasının çobanı olamayan Dursun Ali… Saat beşte bindi dolmuşa. Hiç konuşmadı. Tam iki saat boyunca yolu izledi. “Alamanya’ya acaba kaç saatte gidilir?” diye düşündü.
Sonra vazgeçti.
“Gitmeyeceğim…” dedi. Sustu.
Yol boyunca yanında oturan Emine Hala, saçlarını okşadı. Öptü saçlarını. O herkesin göz bebeğiydi. İki saat boyunca konuşmadı. Akan sümüğünü hırkasının koluyla sildi, gözyaşlarını da. Dişlerini sıka sıka sustu. Söylenecek çok cümlesi vardı, biriktirdiği. Hiçbirini söylemedi. Kendine ceza vermişti.
“Ah Dursun Ali… Minik adam.”
Dolmuş camenin önünde durdu. Dursun Ali, şoför Recep’in gözlerinin taa içine baktı. Göz bebeğine,
korneasına, oradan beynin görme merkezinden geçip, tam yüreğine. Şoför Recep bir şey söyleyecek gibi
durdu, sonra gülümsedi: “Tamam ula… Götüreceğim seni, bu seferlik.” Dursun Ali ön koltuğa geçti. Eski okulun önünden geçtiler. Üç harflilerin mekânından, Cinlerin evinden… Yokuşun sonunda evleri göründü.
Pencereleri turkuaz boyalı, ahşap ev, bütün hayatının merkezi. Dursun Ali’nin içi kıpır kıpır oldu. Annesine
sarılmak istiyordu. Koşa koşa. Nefes nefese.
Dolmuştan indi. Şoför Recep’e el salladı. Eve doğru bir adım attı. Bir adım daha. Bir adım… Bir adım. Kapının önünde bir adam vardı. Oturmuş kulinin üzerine, heyecanla birini bekliyordu. Kumaş pontulunun ütüsü de jilet gibiydi. “Kimdi ula bu adam!” Dursun Ali mezarlığın başında durdu bir süre. Evlerinin hemen
yanında, koca bir mezarlık vardı. Tuttu nefesini. Ağlamaya başladı. Hüngür hüngür ağladı. Sümüğü aktı.
Koştu. Koştu.
“Baba!” “Baba!” Haykırdı. Çığlık attı. “Babaaaaa!” Babası yalnız gelmişti işte. Tek başına. Alamanya’da ne
kadın vardı ne de çocuklar… Onun sadece Dursun Ali’si vardı. Babası da ağladı. Öptü kokladı. Bağrına bastı.
“Geldim oğlum, geldim.”
Dursun Ali gülümsedi. Çalışmaktan nasır tutmuş elleri ile tuttu, koca elleri ile öptü oğlunun parmaklarını. Bir çocuk, bir babayı nasıl özlerse, o kadar özlemişti. Belki daha çok… Mahallenin bütün çocukları toplanmıştı. Hepsi Dursun Ali’ye bakıyordu. Dursun Ali tuttu babasının elini ve “Bbbb…” Dedi. Dudaklarından belli belirsiz bir “b” harfi döküldü. Gözleri ise bir babaya söylenecek en güzel
sözleri söylemişti bile. Kara Lastikli Dursun Ali. Hep konuşan. Durmadan konuşan. Canını sevdiğim Dursun
Ali. Bir şey söylemek ister misin?
“Bbbbb.”