Bir hiçlikte kendime geldim. Asılı duruyordum. Var olduğumu biliyordum. Ama şehadet parmağımı bile hareket ettiremiyordum. Kendimle alakalı ilk hissettiğim şey, sormaktı. Sonra bir an, o mukaddes irkilme bütün varlığımı sardı. Artık o boşluğun içinde değil de nefesimin daraldığı ücra bir kafeste olduğumun farkına vardım. Evet, ben var idim. Hareket ediyordum. Dizlerimin üstüne çöktüm. Emekleyerek bu kafesin içinde dolanmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmezcesine… Ama bir kutu, öyle bir kutu ki meğer varlığımdaki bir zincir, durmadan beni ona çekiyormuş. Yaklaşmak sandığım, meğer uzaklaşmakmış.
Kutuyu yokladım. Ne görüyor ne de duyuyordum. Kilidini buldum. Elhamdülillah diye kırdım. Kapağı açtıkça gözüm görüyor, kulağım duyuyordu. O güçlü ziya gözlerimi kamaştırırken burnuma büyüleyici kokular geliyordu. Var gücümle kapağı sonuna kadar açtım. İçinde bulunduğum kafes aydınlandı. Etrafa baktım. Bomboş bir “Dünya” ve önümde koca bir kutu gördüm. Elimi kutuya daldırdım.
Bir su testisi çıktı. Kana kana içtim. Ben suyu içerken sesi gönülleri titreten bir kuş fırlayıverdi derinlerden. Su yere damladı, aktı gitti, göl oldu, deniz oldu. Her seferinde yeni bir şey çıkıyordu. Hepsinin “Esmâ”sını biliyordum. Sanki unutmuşum da tekrar hatırlıyor gibiydim. Ben saymaktan yoruldum da, yine de hediyeler nihayet bulmadı. Su, ağaç olmuş, çiçek olmuş, dünyaya “Hayat” kaynağı olmuştu. Başımı kaldırınca fark ettim. Kalkıp da ayaklarımı yere vurduğum an yağmur yağdı. Namı diğer “Toprak” olan kardeşim, ne de bereketlenmişti. Bir hediye kutusunun etrafında nice zaman dolanıp durdum. Onu bilip bulmak isteyen nice “Ben”lerle tanıştım. Her gelen sayısız hediyeyi alıp götürdü.
Biz “İnsan” olduk. Biz “Aile” olduk. Biz “Ümmet” olduk. Gördük, öğrendik, yazdık, okuduk. Hediyelerimize o kadar kapıldık ki bir gün “buğday” tenli birinin çıkardığı o yüce yazıyı okuduk, ezberledik. Bize bu hediye kutusunu bağışlayana dönmemizi hatırlattı. Artık unutamazdık. La İlahe İllallah Muhammedu’r-Rasulullah.