Bir yolculukta kalışın, bir boşluğa tutunuşun, dert çemberinden geçerken yoldaki bir çiçeğe takılan aklın kime zararı var? … Asmalı evin kapısından son girişiydi belki. Uzun süren bir yolculuktan gelip yine sonu belirsiz
Yayla yoluna sabahın ilk ışıkları vurmuştu. Serpil, pencereden dışarı baktığında, Fırtına Deresi’nin buğulu sesiyle uyanmıştı yine. Annesi mutfakta kara lahana çorbası kaynatırken, küçük kardeşi Elif, yerde dizili oyuncaklarıyla oynuyordu. Hava serindi ama
Sürekli göz hapsinde tutuluyor, günlerdir bahçeye çıkmaya dahi cesaret edemiyordum. Gün içinde pencereden dışarıyı izliyor bakışlarımız kesişir kesişmez hızla geri çekiliyordum. Kafamı kapıdan uzatacak
Selam. Hoş geldin. Ne tuhaf değil mi? Hoş gelmediğini bile bile seni sevinçle karşılamak… Geleceğinin yakın olduğunu biliyordum. Seni beklediğimi kimselere söyleyemedim. Nasıl söyleyeceğimi
Mavi ufuk çizgisinin ötesinde, tuzlu rüzgârların hüzünlü şarkılar fısıldadığı bir sahil kasabasında, Deniz adında, kalbi okyanusun enginliği kadar büyük bir çocuk yaşardı. İsmi, onun
İnce belli bardağını dudaklarına götürdü. Damağını yakan sıcaklığa aldırmadı. Terasa çıkarken, havası her dakika değişen bu şehre güvenemediği için hırkasını yanına aldığına memnundu. Bu
Minik elleriyle buz gibi suyu avuçladı. Gözlerini kapatıp yüzünü tek seferde yıkadı. Çişi geldi. Ne zaman soğuk suyla yüzünü yıkasa hep böyle oluyordu. İyi
Vedat, sabah erkenden Pervin’i alıp Ser-Tabip Hikmet Efendiye göstermek üzere götürdü. Ama Hikmet Efendi o gün yazıhanesinde bulunmadığından Pervin’i mumaileyhin muavini Muzaffer Bey muayene