Gece
Gündüz

Kazara Dans

7 Temmuz 2026

Evleniyorum. Önüme konan her masrafı göğüsledim mecburen. İki kişilik evimizi orta hâlli bir çeyiz mağazasına çevirdiler, sesim çıkmadı. Son kuruşuna kadar feda olsun olmasına ama düğünde açılış dansı kepazeliği için ders almak çok zoruma gidiyor. Gel de Pınar’a anlat! Hep bunun hayalini kurmuş canını sevdiğim. Ben halaya kalksam ortalık arapsaçına döner, salon dansı hak getire. Bak benim yeteneksizliğim dillere destan, vazgeç bu işten diyorum, daha cümlemi tamamlamadan sarkıtıyor alt dudağını.
Peki hayatım.
Ne korkunç bir cevaptır bu. İçinde saklı tehditleri ortalama zekâya sahip her erkek bilir.


Keşke kavga çıkarsa. Ben bir söylerim, o beş söyler, birkaç gün sonra konu kapanır. Nihayetinde ayrılık sebebi sayılmaz. Ne uyanıktır o! Yavru kedi gibi boynunu büküp insanı yola getirmesini nasıl da bilir. Sonunda, boş ver be dedim kendime. Hepi topu birkaç ders. Gönül kırmaya değmez. Gerçi kabul etmeyip ne yapacaktım?


İşten yorgun argın çıkıyorum. Doğru dans kursuna. “Bir ki üç dön, dört beş sağ ayak öne…” Cinlerim tepeme çıkıyor ama belli etmiyorum. Sonuçta Pınar’ın yüzü gülüyor, yetenekli bile buluyormuş beni. Dayan oğlum, bu son ders. Aksi gibi tam final provasında Pınar’ın ateşi çıktı. Yırttık diye sevinirken yalvar yakar razı etti gene. “Bu kadar uğraştık hayatım, sen git bari. Hatırım için.” Kandırıp, gittim desem mutlaka öğrenir. Mecburen yola düştüm.


Bu gibi durumlarda salonda kim boşsa onunla güreşiyorsun. Benimkisi danstan çok güreşmek, öyle de diyebiliriz. Baktım teyzelerden biri kendi kendine “Ram pam pam sağ ayak öne,” takılıyor. Hemen o tarafa yöneldim. Haydaa! Benden hızlı davranan biri kaptı teyzeyi. Neyse ne, düğün günü öğrendiklerimle bir şeyler kıvırırım artık. Zaten ne halt ettiğimi ben bile bilmiyorum. Salonda jüri kurup puan verecek değiller ya. “Partner yok Pınar, olsa dans etmez miydim?” Tam aradığım fırsat. Hocayla vedalaşıp gidecekken herkesi sollayıp bana doğru atılan bir amcayla burun buruna geldim. Burun buruna gelince ilkin karşıdakinin suratını görür insan. Fırfırlı beyaz gömleği ve İspanyol paça siyah pantolonu yüzünü görmeye olanak vermiyor ki. Gülmemek için kendimi zor tutuyorum. İşbirliği yapsın diye hocadan tarafa çevirdim başımı. Aklım sıra gözlerimle şu komediye bak diyeceğim. Daha ne olduğunu anlamadan amca elimi kaptı. Hoca başıyla onay verdi. İtiraz etmeye fırsat kalmadan kendimi bir erkeğin kollarında savrulurken buldum. Yaşına başına aldırmadan cıva gibi akıyor namussuz. Müziğin ritmiyle hem beni savuruyor hem diğerlerini teğet geçerek zapt ediyor ortalığı. Kalçalarını bir o yana, bir bu yana kırıp ayaklarıyla sekiz çizdiği sıra sabrım taştı. “Yeter!” diye bağırmışım. Sanki ona söylemedik. Ayakları hızını kesti ama stop edeceği yok. Öyle saçma sapan bir sahne ki otuz sekiz ateşle yattığını bilmesem Pınar’ın ayarladığı bir şaka diye düşünebilirdim. Bir ara amcanın kollarından kurtulmayı başardımsa da kendisi hayali partneriyle dansına devam etti.

Öfkeyle ilkin dünyanın parasını bayıldığım hocaya, sonra bu yaşlı bunağın yüzüne baktım. Buruşuk yanağında boydan boya bir yara izi, hepten çukura kaçmış mavi gözler, yılışık yılışık sırıtan ince dudaklar. Birden durakladı. “Haydi efendim, terimiz soğumasın!” Tuttu kolumu kaldırdı, aklı sıra altından geçecek. Hoca müdahale etmiyor, salondakiler dansı bırakmış bizi seyrediyor. Çıldırmak üzereyim. Hafifçe silkeledim, aramızdaki mesafeyi araladım. Hızla kapıya yöneldim ama nafile. Peşime takıldı. Fişek gibi geçti önüme. Etrafımda “Bir ki üç,” diyerekten kalça kırdıkça saten pantolonun paçaları sağa sola savruluyor. Kesin deli bu. Galiba sinirim bozuldu, dayanamadım. Gürültülü bir kahkaha patlattım. Ben gülünce suratındaki yılışık ifade değişti. Pınar kadar olmasa da alt dudağını sarkıttı ufaktan. Salondaki müzik sustu. Dönüp bakmaya ne lüzum, herkesin beni ayıpladığını sırtımı delen bakışlardan hissediyorum. Yaşlıya saygıda kusur etmiştim. Anlayış bekleyen taraf niye hep bunlar oluyor? Bilgelik desen yok, hâlden anlama desen yok, ot gibi bir ömür tüket sonra gel sırf benden fazla yaşadın diye saygı bekle. Eline bir kitap alıp okumuş muydu acaba? Bir gözü toprağa baktığı vakit gelmiş dans kurslarından medet umuyor. Annem de yaşlı Nimet teyzem de. Onlara bir şey dediğim var mı? Kafamı kırsalar sesim çıkmaz. Bir an evvel terk etmeliydim bu lanet yeri.


Çantamı almak için duvarın dibine sıralanmış rafa elimi uzattığım sıra telefonumdan yükselen Nothing Else Matters melodisi sessizliği ortadan ikiye ayırdı. Kaç telefon değiştirdim, şu melodiyi bırakamıyorum. Pınar zannettim ama annemdi arayan. “Bu kızın düğün üzeri iyileşeceği yok, Nimet teyzen siyah turpla bal alsın diyor,” komutunu verip kapattı. Çantamı sırtıma takıp gidiyorken istemeden başımı kaldırdım. Terbiyesizliğin lüzumu yok, en azından bir hoşça kalın demek gerek. Telefonum bir kez daha Nothing Else Matters diye çınladı. Paçalarını savurarak geri dönen amca zınk diye durdu bu kez. Ben de kalakaldım kapının eşiğinde. Nothing Else Matters, Nimet teyzem, yara izi… Yarım ayak dönüp yüzüne bir daha baktım. Evet, ta kendisiydi. En son mahkeme salonunda görmüştüm. Hepten çökmüş, tanımayışım normal.
Duruşma sessize almayı unuttuğum telefonun gerginliğiyle başlamıştı.
Hah! Sonunda mahkemeye kadar girdi bu havy metal!


Demek sayın hâkimin Metalica dinleyen bir çocuğu var. Babam gibi söylenmesinden anladım. Hemen en saygılı ifademi takınıp özür diledim. Zabıt kâtibesinin alaycı gülüşü eşliğinde kestim sesini telefonun. Ne vardı yani? İnsanlık hâli. Dur sen, Nimet teyzemin saç yolduran konuşması başlamadı daha. Birazdan kim kime gülüyormuş görün. Hâkimin dosyayı bir an evvel kapatmak istediği ortada. Dedi, “Anlat.


Önce üniversite öğrencisi olduğumu söyledim. Önümüzdeki sene mezun olacaktım. Finaller bitince yaz tatili için eve gelmiştim. Evimiz apartmanın bahçe katındaydı. Olayın olduğu gün annem, ben, Nimet teyzem bahçede çay içiyorduk.
Detayları bırak evladım! Olayı anlat!


Zaten olayı anlatıyorum. Detaya girsem neler neler var. Haminne gibi aralarında oturup her muhabbete ortak olduğumu, neredeyse bütün tatili o küçücük bahçede geçirip mahallede olan biteni kayıt altına aldığımızı, arkadaşların bundan ötürü beni yerin dibine soktuklarını anlattım mı? Yoo. Çayın yanında yediğimiz böreği Nimet teyzemin yaptığını da söylemedim. Detay bunun neresinde? Anladım ki daha resmî bir dil kullanmalıyım. Mürekkep yalamışız bugüne bugün, onu da yaparız.


Olay günü şahsım, teyzem ve annem Güllük Mahallesi Selamsız Sokak 7 numaradaki evimizin bahçesinde oturmaktayken alkollü olduğunu sonradan anladığımız sürücü otomobiliyle bahçe duvarını yıkıp… O salonda ne davalar görülmüştür. Bizimkinin ilginç bir tarafı yok. İlginç olan Nimet teyzem. Elbette bunu henüz bilmiyorlardı. Annemle bende hafif sıyrıklar, teyzemin bir kolu alçıda, yani gazetelik değiliz. Üstelik şikâyetçi bile olmadık. “Kim uğraşacak bu ayyaş herifle oğlum boş ver,” demişti annem. Ayyaş herif hasarı falan karşılasa da devletin aklına yatmadı bu iş. Kamu davası açıldı.


İfademi tamamladım. Bilmiş bilmiş geçtim yerime. Annem de aynısını anlatıp üzerine düşeni yaptı. Sıra Nimet teyzeme geldiğinde oturdum seyrediyorum. “Hâkim oğlum, biz oturmuş çay içiyorduk, aniden bir gürültü koptu, bu sarhoş herif arabasıyla bahçeye daldı,” demek taş çatlasın iki dakika sürer. Fakat yaşına gösterilen hürmeti kullanarak sözü uzatmasa olur mu hiç? Zabıt kâtibesi böreğin harcına süt yerine soda katılınca daha lezzetli olduğuna kadar kelimesi kelimesine yazmadıysa ne olayım. Sayın hâkim burada bile müdahale etmedi. O ancak beni azarlasın. Yalnız, klavye mi eskiydi, kadın tuşlara mı sert basıyordu bilmem, Nimet teyzem ne zaman ağzını açsa çat çat çata çata sesleri salonda yankılanıyor. Teyzem zabıt kâtibesine ters ters bakıp duraklıyor hemen. Yeniden söze girince tuşlar da peşinden. Çat çat çata çat… Gözlerini belertip bekliyor. Kadın parmaklarını daktilodan çeker çekmez “Tövbe tövbe,” deyip kaldığı yeri hatırlamaya çalışarak tekrar başa dönüyor. Klavye durur mu? Saniyede yetişiyor. Gene sessizlik. Sayın hâkim cüppenin içinde huzursuzca kıpırdandı. Sabır da bir yere kadar. Usulünce uyaracaktı ki Nimet teyzem sonunda patladı.
Kızım iki laf ettirmedin şurada. Bir dur azıcık.
Azarı yiyen hariç hepimiz güldük. Sayın hâkim kızdı.
Sessizliiik!
Bizimki ihtiyarlığına güvenerek yüce mahkemeye de terslendi.
Lâf söylüyorum hâkim oğlum, az beklese ölür mü?
Korkumdan gülemedim bu defa. Bakışlarımız karşılaştı. Başımla devam et dedim. Beni hem sever hem dinler. Sen merak etme manasına gözlerini kırptı.


Ne berbat bir sıcak vardı olayın olduğu gün. Öğleden sonra çınarın altına serilmiştik. Az sonra elindeki tepsiyle Nimet teyzem gelmiş, annem çay demlemiş, ben salatalık ve domatesleri söğüşlemişim. Yaz kış demeden kaynar çayı kafaya diken tek milletin fertleri olarak çınarın altında oturacaktık ne güzel. Caddede yalpalayarak ilerleyen otomobilin dosdoğru bizim bahçeye dalacağı kimin aklına gelirdi? Toparlanmaya fırsat bulamadan kıyamet koptu. “Kaçın ayol, eceline susamış bu adam!” diyen annem beni kolumdan çekip aynı anda ileri atılınca dengesi bozuldu. Korku ve telaş yüzünden boş bulunmuş olmalıyım, ikimiz birden yere yuvarlandık. Hedefte Nimet teyzem kalmıştı. Hemen ayağa kalkıp ona doğru koştum. Yakaladığım gibi gücüm yettiğince öteye ittim. Az daha geciksem otomobille burun buruna gelecekti. O sıra düştü kolunun üzerine. “Vay anam, vay anam!” diyerek yerde bir inleyişi vardı garibanın.

Otomobil bizim mütevazı sofrayı geçip evin duvarına toslayacağı sıra homurtusunu kesti. Şoför tarafındaki kapı açılınca kendi derdimizi unutup içeriden çıkmaya uğraşan sürücüye diktik gözümüzü. Saçı sakalı birbirine karışmış, canavarın tekini bekliyoruz. Tam tersine sinekkaydı tıraşlı, takım elbiseli, ellisini geçmiş bir beyefendiydi arabadan inen. Gözler hafif kanlanmış, ayakları ufaktan sekiz çizerek yanımıza yaklaştığı sıra anladım ki sarhoştu. “Aman ya Rabbi, aman ya Rabbi!” diyerek ellerini suratına götürdü. Yanağını boydan boya kaplayan kesik saniyesinde kırmızıya boyadı avuçlarını. Şokun etkisiyle olacak, kaç dikiş atılacağını hesapladım. Epey derin görünüyordu çünkü. Avuçlarına bakmayı bırakıp etrafı taradıktan sonra derin bir şükür çekti. Ne de olsa ölmemiştik. Hemen ardından bana seslendi. “Delikanlı, ambulans çağır hemen. Yok yok, en iyisi ben götüreyim sizi hastaneye.” Sanki olay yerinden tesadüfen geçen yardımsever vatandaş. Gerisin geri otomobile dönüyordu ki annem haykırdı. “Allah cezanı versin! Bir de hastaneye götüreyim diyor. Oğlum koş, polis çağır!” Polis lafını duyunca bunun gözler dört açıldı. “Hanımefendi elinizi ayağınızı öpeyim, karakolluk olmayalım. Aramızda çözeriz bu hadiseyi.” Zaten gerek kalmamıştı. Komşular birer ikişer bahçeye doluştu, peşinden ekip otosu göründü. Çoktan aramışlar. Bu kadarla atlattığımıza şükür de yaşlı başlı iki kadıncağız mahkeme salonlarında nefes tüketiyor. Şu duruşma bir bitseydi.


Sanık sandalyesine doğru öfkeli bir bakış attı teyzem. Ardından devam etti. Şöyle oldu, böyle oldu, hastaneydi alçıydı anlatmaya başlamışken sabrı tükendi.
Kız bi dursana sen! Aklım karışıyor. Hem başım şişti çat çat çat!
Eyvah, şimdi atacaklar dışarı. Sayın hâkime baktım, bu defa o da kendini tutamamış, gülüyor.
“Teyzeciğim, burada söylediklerinizi yazması lazım. Devlet öyle emretmiş, sen anlatmaya devam et.
Devlet dedin mi akan sular durur. “Tövbe tövbe,” diyerekten söze yeniden başladı. Kâtibe tedirgin, usul usul bastı tuşlara. Teyzemin tepesi atmış bir kere. Mahkemeymiş, devletmiş gene unutuverdi.
Kız, iki laf ettirmedin şurada. Ayıp ayıp! Dur da lafım bitsin. Sonra gider evde yazarsın.


Netice itibariyle hâkimin sabrı taştı. Sonraki duruşmayı ileri bir tarihe, bizi kapının önüne attı. Zaten herkesin beyanlarını dinlemişsin. Zapta da geçirmişsiniz çat çat. Ver hükmü de hepimiz rahat edelim. Falanca maddenin filanca hükmüne göre taksirle işlenmiş suç adli para cezasına çevrilene kadar geçen sürede hayatım kâbusa döndü. Bu olaydan önce pamuk şekeri gibi bir kadındı teyzem. Sarhoşu hapse atmadılar diye dert ede ede oldu bir psikopat. Misal, hiç âdeti değilken uykumun en derin yerinde gelip dürtmeye başladı.
Kapıyı kilitledin mi?
Sonra taktı kafayı karşı daireye yeni taşınan komşuya.
Terörist bu, arasana karakolu!
Sabah programındaki doktoru dinledikçe deterjan artığı kanser yapıyormuş diyerek su içeceği bardağı defalarca yıkatır oldu bize. Kısacası artık bambaşka bir insandı. Bu arada ne hikmetse muhatabı en çok ben oluyordum. Daha doğrusu muhatap olarak beni seçiyordu. Anneme kıyamadığından belki.


Sonunda romatizma doktoru diye kandırıp götürdüğüm sinir hastalıkları uzmanı anksiyete bozukluğu teşhisiyle dayadı hapları da bir nebze soluk aldık. Olası tehlikelere karşı savunma hâlindeymiş. İyileşmesi zaman alırmış. Savunmanın kalkanı da ben. Kapıyı kilitledin mi, pencereyi sürgüledin mi, komşuyu gözetledin mi, bugün kim gelmiş… Diğer yandan o sarhoşu hapislerde çürütmedi diyerekten hâkime beddualar yağdırıyordu. Sadece yaz tatili değil bütün sene burnumdan geldi. Üzerinden neredeyse on yıl geçmesine rağmen bu adama duyduğum öfke kaza günündeki tazeliğiyle hortlayıvermişti. Bir de gelmiş kelebekler gibi dans ediyor.
Siz,” dedi, “siz kazara otomobilimle bahçe duvarına çarptığım evdeki delikanlı değil misiniz?” Fırfırlı gömleğine gözlerimi dikerek başımla onayladım. “Teyzeniz hanımefendi nasıllar, anneniz afiyettedir inşallah.” Sabrımı zorluyordu. Sanki amcamın oğlu memleketten gelmiş hâl hatır soruyor. O sinirle haykırmışım: “Teyzem kazadan sonra iyileşemedi, sayenizde öldü!” Ortalık buz kesti. Hah, git şimdi istediğin kadar dans et!
Telefon ısrarla çalmaya devam etti. Annem! Hayatta kapatmaz. Bu defa açmadım. Aceleyle terk ettim salonu. Nimet teyzenin ısmarladığı siyah turpu bulmak için manav ararken ayaklarım istemsizce dans ritmini kovalıyor. İşe bak sen. Kazara da olsa kaptım galiba bu dans işini.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Yazı

Alper Turgut ile Yurt Dışında Eğitim Üzerine