Gece
Gündüz

“Ay Işığı Gel Dedi, Gel Peşimden”

20 Şubat 2026

Gökyüzüne baktı. O griden hüznü çalan buluta… Belki adımlarını hızlı atmıyordu ama kalbi adımlarından bir adım öndeydi. Omuzlarını acıtan çantaya, yola tüküren adama, karşıdaki araştırma hastanesinin ışıklarına; her şeye sinirli bir şekilde baktı. Akşam neredeyse olmak üzereydi. Şimdinin eskiye hatırını, eskinin o burnunu sızlatan anılarını attı çantasına. Otogarın en köşesine doğru ilerledi. Tam da oturmak istediği yerde bir adam gördü. Kıvrılmış yatıyordu. Ayakkabısı delik, üstü başı incecik, bakışları sertti. Birden başını çevirdi ve ona baktı. Ayak ucundan gözlerine kadar ortamın soğuğunu hissettiriyordu. Adama bakınca bir ürperti geldi. Korkmuş muydu yoksa tiksinme miydi bu? Adam aslında memnun da görünüyordu halinden. Ama o varken burada oturması da imkansızdı. Çevrede başka yer de yoktu. Dışarıya baktı; çatıdan sarkan buzlar neredeyse yolcuların kafasına düşmek üzereydi. Cebinden çiçekli
aynasını çıkardı, yüzüne baktı. Adam kadar korkunç olmasa da o da perişandı. Sonra acıma hissinin korkunç bir kötülük olduğunu düşündü. Hikayesini bilmediği birine acımak, midesinde ekşi bir huzursuzluk bıraktı. Gürültülü bir sesle düşen buzlara baktı. Ay ışığı buzların üzerinde parlamaya başlamıştı.


Acil kapısından girdi ve bekleme salonunda köşede bir yer bulup kıvrıldı. Gözlerini kapattı uyumaya niyetlendi. İnce bir ışık sızıyordu uykusunun içine. Işığı sızdıran pencereye doğru döndü. Acil odalarından birinden bir şarkı duyuluyordu. Çok da severdi. Ama dinledikçe bir huzursuzluk oturdu kalbine. Usulca kalktı. Pencerenin köşesine vurdu kafasını; biraz dengesini kaybeder gibi oldu, yine de koşmakla yürümek arası bir hızla kapıya doğru gitti. Hastane duvarına asılı tablo büyük bir gürültüyle düştü. Ziyaretçilerden birinin çığlığı tüm koridoru doldurmuştu. Tabloda deniz kenarında eski bir ev resmi vardı. Hayli kasvetliydi. Zaten huzursuz ve kasvetli olan bu hastanede ne işi vardı o tablonun. Tabii ki içinden “saçma” dedi. “Her şeyi sen biliyorsun zaten.” diye geçirdi içinden. Çantası omzunu acıtıyordu. Acilin önünde hızla duran araba çıkmasına engel oldu; bir itiş kakış yaşandı. Hasta yakınlarından biri öyle bir itti ki onu, sokak lambasına tutunmasa düşecekti. Lambanın ışığına ay ışığı yansımıştı.


Bir hayli soğuktu oda. Genzinde keskin bir tentürdiyot kokusu hissetti. Aynaya koştu; üstünde başında
yara bere gibi bir emare yoktu. Ama her yeri ağrıyordu. Perdenin yırtık köşesinden içeriye ay ışığı sızıyordu. Bugün bir hayli erken uyanmıştı. Bu uykularının düzensizliğinden bıkmıştı. Gün boyu odun kırıyor, iş yapıyordu; dinlenmeye ihtiyacı vardı. Ama geceler onun için dinlenme zamanları olmaktan çoktan çıkmıştı. Sanki o günü hiç yaşamamış gibi, o kayıp birkaç güne yakışır şekilde büyük bir yorgunlukla kapıyı açtı ve denize doğru yürümeye başladı. Belki beş altı adım atmıştı ki denizin dalgalanıp dalgalarının üzerine geldiğini gördü. Kaçacak yeri yoktu; olsa da kaçmazdı zaten. Ayaklarına batan çakıl taşlarına, ha bire ortaya çıkıp gözünü alan ay ışığına, onlarca balığa, uzaktaki balıkçı teknesine baktı. Deniz içindeki mavilik özlemini karşılayan bir simgeydi onun için. Ama bu aralar maviliği yerini griye bırakmıştı. Ona kucak açan özgürlük uzun süredir yoktu. Kafasını suya daldırdığında ay ışığından kırık bir cama yansıyan görüntü, hemen yanından geçen parlak yüzgeçli balıklar, boğulmak üzere olduğunu anladığı o an… Sırtını döndü denize. Ay ışığı gözünü alıyordu.

Balıkçı teknesinde çalışmaya başlamasının yirminci günüydü. Kendisine yeni yeni icatlar çıkarıyordu. Güvertede durdu, bekledi. Kamarasına gitmek için arkasını döndü. İçeride yemek pişmişti; yemeğin kokusu her yere dağılmıştı. Yemek yemeye zaten niyeti yoktu, bu kokuda iyice iştahını kaçırmıştı. Odaya geçti.
Geçen rüzgârda yere düşüp çatlayan aynasını yerine taktığında gördüğü o yüzü tanıyamadı. Ne işi vardı bir kadının burada? Elleri nasır tutmuştu? Burnu, ha bire açıp kaybolan güneş yüzünden yanmış sonra da kabuk bağlamıştı. Kolları ise erkek kollarına benzemişti. Yirmi gündür doğru düzgün de uyumamıştı. Tam kitabını okumak üzere uzandı, aynı anda radyoyu da açmaya çalıştı. Tekne birden sallanmaya başladı. “Ay ışığı fısıldadı, gel dedi; gel peşimden.” Radyonun sesini artırdı. Tekne bu sefer
yan yatmaya başladı. “Vay vay sevdin onu, vay vay
-“Bu kitap nereden çıktı? Kalk hadi işler duruyor öylece. Bir işe yarasan şaşarım zaten. Şu
zımbırtıyı da kapat.

Hastane odasında yirminci günüydü. Az sonra iğrenç kokan yumurtalardan getireceklerdi.
Kapıya sırtını döndü. Televizyonun kumandasını yatağın içinde unutmuştu. “Vay, vay…

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Yazı

“Renkli Karanlık” Üzerine

Önceki Yazı

O İlk Sensin