Gece
Gündüz

Rize’nin Mirası, Müziğin Büyülü Dünyası: Armonik ve Armonika Üzerine Kenan Coşkun ve Süleyman Sarıahmetoğlu ile Söyleşi

13 Ağustos 2026

Merhaba! Müzik, insanı duygulandıran, ruhunu besleyen ve hayatına renk katan bir dildir. Bugün, bu dilin iki önemli enstrümanı olan Kafkaslardan Karadeniz’e gelen 200 yıllık geçmişe sahip, armonik ve armonika hakkında konuşacağız. İlk konuğumuz, Kenan Coşkun, bu çalgıların tarihini, özelliklerini ve müzikteki yerini anlatacak. Hoş geldiniz!


”Ben Kenan Coşkun! Emekli memurum, şu anda bir işle meşgul değilim, evde oturuyorum yapacak bir şeyim yok.”


“Sizi davet etme nedenimiz Rize’de Armonik adıyla bilinen çalgı aletini tanımak ve tanıtmak. Armonik enstrümanı nasıl bir enstrümandır anlatabilir misiniz? Armonika ile armonik aynı enstrüman mıdır?”
“Elle çalınana armonik, ağızla çalınan mızıkaya armonika diyorlar. Benim gençliğimde, yani 80 sene evvel düğünlerde çalınan bir enstrüman. Bu enstrüman da o dönemlerde çok popülerdi. Kemençe vardı evet, belki de bizim Rize kültüründe armonikadan daha eskiydi, daha evveldi, onu bilemiyorum. Armonik neden popülerdi; ev düğünleri olurdu, salonlar veyahut büyük düğün yerleri falan yoktu o zamanlar. Evde düğünler olurdu, evin içi derdik, yani bayağı büyük, salondan daha büyük olurdu. Ev içlerinde horonlar, düğünler yapılıyordu. Bütün mahalle, köy toplanır çok kalabalık olurdu. Kemençenin sesi gitmezdi. Çünkü o zaman bu ses cihazları, hoparlörler şunlar bunlar yoktu. O bakımdan duyulmazdı, yani zevkli horon olmazdı ama bu armonikanın sesi çok yüksek olduğu için daha popüler olurdu. Düğünler öyle başlardı.”


“Armonik enstrümanı nereden öğrendiniz?”
“Babam gençliğinde düğünlerde armonika çalarmış. Hatta birçok enstrüman çalardı, kemençe de çalardı. Ben ağız mızıkası çalardım. İlkokulu bitirdikten sonra baktım babam bir gün almış, ikinci el bir armonik ama iyi bir armonik. Verdi bana, al dedi, öğren. Ağız mızıkası çaldığım için biraz erken öğrendim yani kolay öğrendim. İşe öyle başladık.”


“Böyle öğrenirken size örnek olan, bu işi öğreten ustanız oldu mu?”
“Örnek olmadı da beni heveslendiren oldu diyelim. Ne oldu diyeceksiniz: İlkokul beşinci sınıftayken bir sınıf arkadaşım vardı, onun babası o zamanlar armonik alır satardı. O arkadaşım çalmasını biliyordu, bir gün okula getirdi. Sınıfta bunu çalınca benim çok hoşuma gitti. O zamanlar anne baba ile iletişim öyle kolay olmazdı yani diyemedim ben de istiyorum diye. Ama Allah razı olsun, Allah rahmet etsin babamız hevesli olduğu için kendisi aldı. İşte öyle biz de öyle başladık.

“Küçüklüğünüzden beri çalıyorsunuz, ne zaman aklınıza gelir çalarsınız, sabah mı akşam mı hüzünlenince mi mutlu olunca mı?”
“Yaşlandık şimdi, genç işidir bu, yorar insanı. Yani ben şimdi aklıma vurduğu zaman kendi doldurduğum kaset var; o kaseti koyup dinliyorum. Çalmak istesem, çalacağım onu 2-3 dakika ama kaseti başından sonuna kadar dinliyorum, hoşuma gidiyor. Bir de İstanbul’da Süleyman arkadaşım var. O her sene bir ay gelir Rize’ye. En dolu zamanımız o bir aydır işte. Süleyman alır bizi peşine nerede bir eğlence varsa beni de götürür bir potpori çalarım onlar pek bilmezler. Artvin havası var. Eğleniriz.”


“Armonik çalgısını herkes kolaylıkla öğrenebilir mi?”
“Biraz çetindir. Çalacak olduğun havayı ilk defa beynine yerleştireceksin, kafanda olacak ki ondan sonra çalacaksın. Tabi ne şekilde çalınacağını bir ustadan veyahut da çalandan görmen lazım yani kolay bir enstrüman değil.


“Peki, size öğrenmek için gelen gençlere nasıl dersler veriyorsunuz?
“Ders vermek değil de genç arkadaşlardan tanıdığım üç kişi var, beni ziyarete geliyorlar. Allah razı olsun. İşte onlara benim bazı havalar var, onlardan veriyorum. Telefonlarına alıyorlar. Bakalım, öğrenebileceklerini zaman gösterecek. Pahalı bir enstrüman. İstiyorlar ki hazır enstrümandan öğrenelim ama ben enstrüman al, ben sana öğreteyim diyorum.”


“Armonik sadece Rize’de mi var? Türkiye’nin başka yerlerinde var mı?
“Çerkezler çalar, Abazalar çalar, bir de üzerinde çalar ama Rize’nin belirli kesimlerinde tanınırlar. En çok Çayeli tünelinden İyidere köprüsüne kadar, bu arada çalınır. Köylerde çalınmaz. Biraz şehre yakın köylerde, köylerden başlayarak şehre doğru iner çalma alanı.”


“Artvin bölgesinde çalınmıyor herhalde?”
“Artvin’de akordiyon var, Hemşin taraflarında tulum olduğu için pek ilgi duymadılar herhalde.”


“Neden bu enstrüman çok az biliniyor?”
“Bir ara kayboldu. Yani bunu fabrikası yapmadı. Artık yenisi gelmeyince usta da kalmadı. Eldekiler eskidi. Teknoloji de ilerledi org çıktı, bu enstrümanı bitirdi. Ama şimdi bunu yapan fabrikalar var, getirip satan arkadaşlar var. İngiltere ve Çin yapıyor. Biz Süleyman ile beraber bunun derdindeyiz. Pek elimizden tutan olmadığı gibi, yardımcı olan da pek olmadı. Bu Rize’nin kültürüdür. Aşağı yukarı, yani ben bunu babamı da baz alarak söylüyorum; 200-250 senesi evveli var, bulduk çıkarttık. 250 sene tayin ettik. Kafkaslardan gelmiş. Biz bunu resmiyete geçirmek için uğraşıyoruz. Biz bir çalışma başlattık. Bu çalışmamız Kültür Bakanlığı’na gidecek, Kültür bakanlığı ilgili yazışmaları sağlayarak ilgili mercilere gönderecek ve sonra ders, kurs açılabilecek.”


“Eskiden düğünlerde çalınır, hatta kız beğenilirmiş, doğru mu?”
“Ev içi düğünler olurdu. Onları anlatayım: Bazen yalnız bayanlar oynardı, erkekler dışarıda olurdu. Erkekler olunca veyahut karışık olunca, düğünü idare eden kişi; ‘erkekler dışarı mızıkacı içeri’ esprisini yapardı. Horonların ortasında bayan olurdu, ekseriyetle yaşlılar olurdu. Kız horunu oynanırken kapalı kızlar yüzünü açar, açınca ortada oturan anneler, neneler torunlarına kız beğenirdi. Erkekli – bayanlı olunca da atma türkü olurdu. Bazen kızlarla erkekler, bazen sadece erkekler atardı.”


‘Muziko bayıltma nedir acaba, o da düğünlerde olurmuş?”
“Düğün dağılmadan kaynana horonu olurdu en son. Gelin, damat, kayınvalide, kayınpeder aynı horona girerdi armonik çalan kayınpederin yanında muzikoyu bayıltırdı. Armonike para atılırdı.”


“Besteler yapıyor musunuz?”
“Eşime bir beste yaptım en son. 1926 senesinde evlendik 2026 senesi bizim 70. evlilik yıldönümümüz olacak, 70… O besteyi ona saklıyorum. Sürpriz ama burada size de söyleyebilirim:
“Ben seni seviyorum,
sen de beni sevsene
ha bu bizim aşkımız
olacak bir efsane
ben seni sevdim mi
nasıl edeyim inkar
ne anan var ne baba
senden vardır bana kar
saadet derler adına
doyamadım tadına
canım kurban olsun
senin gibi kadına”

Süleyman Sarıahmetoğlu ile söyleşimize devam ediyoruz.

“Armonik ile ne zaman karşılaştınız, kaç yaşınızdaydınız?”
“Armonik ile çocukluğumdan beri tanışıyoruz. Düğünlerde çalınan en ideal ve en eski enstrümandır. Eskiden amfi falan yoktu. Bizim çocukluğumuzda, yeni yeni bağlamalara amfi takılmaya çalışılırdı. Düğünlerde, her taraftan ses duyulsun diye mızıkacı ortaya yere bir sandalyeye veya bir iskemleye oturtulurdu. Biz de çok meraklı olduğumuz için o çemberin içine girip mızıkacının yanına, mızıkayı dinlemek keyfine girişirdik arkadaşlarla. Böyle başladı. Daha doğrusu annemim çocuklukta bana ilk hediyesi sayılır. Ağız mızıkası alırdı bize. Müzikle, mızıkayla çocukluktan beri bir hevesimiz, bir kulak dolgunluğumuz vardı. Bu vesile ile de içimize işlemişti. Bazı arkadaşların da mızıkaları vardı. Onlarla da egzersiz yapardık, çalışırdık. Daha sonra benim yurt dışında kalma durumum oldu. Yurt dışında da bizatihi kendim aldım bir mızıka ve öyle devam ettik o günden bugüne. Gelişerek devam ettik.”

“Amonika başka, armonik başka, mızıka başka enstürmanlar. Bu üçünün ayrımını bize anlatır mısınız, farkları nelerdir?”
“Literatürde bu armonik el mızıkasıdır veyahut da bazı yerlerde santurda deniyor. Hatta Türkiye genelinde de Çerkez mızıkası diye de tanınır. Yani; bu bizim Çerkez kardeşlerimizde, Abaza kardeşlerimizde bir de bizde, Rize’nin merkezi ve Çayeli dahil Çayeli’nden Of’a kadar, Trabzon il hududuna kadar sahil ve yukarıları, daha çok sahil kesiminde çalınan bir enstrümandı. Hatta bu kadın enstrümanı diye de bilinir. Şöyle ki eskide kadınlarımız çalardı; annelerimiz, annelerimizin anneleri diyelim. Bunun mazisi var, biz araştırma da yapmıştık. En azından iki yüz elli senelik bir mazisi var bizde.”


“Araştırma dediniz, bu araştırmalarda resmi bir çalışma yapıldı mı? Yapıldıysa süreç devam ediyor mu?”
“Arkadaşımız İstanbul’da bitirme tezi olarak işledi. Daha derin araştırmalara girmişti. Kendisinden de duyduk Hohner marka fabrikasının kurulduğu zamanlarda armonik, gemilerle getirilmiş. Gemi dediğimiz yelkenli, o zaman makine bile yok. Böylece Rize’ye satışının yapıldığını öğrendik. Hatta akademide böyle bir enstrümanın olduğundan da bihaberdiler. Bu da biraz bizim gayretlerimizle oldu. Ben 30 senedir tanıtılması için mücadele verdim, arkadaşlar da verdi.”


“Bakanlık düzeyinde armonik üzerine çalışmalarınız ne durumda? Ne cevap alabildiniz? Bu konuda bunu bir kültürel miras olarak yaşatmak adına bir faaliyet, bir adım atılabildiniz mi?
“Bu süreci anlatsak günlerce sürer. Halk Eğitim ile de temastaydık, Kültür Müdürlüğü’nden de temastaydık ama istediğim randımanı alamadım. Yani; bilmiyorum biz mi çok hassasız, diğer taraf mı fazla umursamaz bir tavır içindeydi. Onu da ben çözemedim. Ama neticede bu uç verdi belli bir yere geldi, gelmeye de devam ediyor. Gençlerin buna tekrar hevesle sarılması bizi mutlu ediyor. Hatta yeni mızıka çalan arkadaşlarla tanıştım, onlara el verdik, bazı parçalarımızın nasıl çalındığını gösterdik. Bu bizim için yeterli değildir ama bir mutluluk kaynağı, bir sembolüdür diyelim.
Arkadaşım bitirme tezi yaparken böyle şeyler de istendi Halk Eğitim’den. Yani; bu mızıkanın çalınabilmesi için kayıtlarda resmi bir enstrüman olması lazım. Nasıl diyeyim; tabii ki bu dalda eğitimli değiliz. Bunun kayıt edilmesi lazım, bunu yaptık bakanlığa gönderdik. Hatta konservatuvardan mezun olan arkadaşımız bizatihi gönderdi. Eksik olduğu bilgisi geldi. Ondan sonra da zaten biraz ara verdik. Sağlık sıkıntıları da oldu. Allah’a şükür, bunların hepsini atlattık. Velhasıl biraz ara verdik sayılır. Ama bundan sonra tekrar bu konuyu ele alacağız.
Çevremizde bu konuya ilgisi olan insanlar var. Mesela İstanbul konservatuvar bölüm başkanı da arkadaşımız. Onunla da temas halindeyiz. Bir şekilde bunun illaki duyurusunu yapacağız. Hatta Kenan amca da anlattı. Müdürümüz de destek verdi bu konuda. Fakat şu ara işlerimle ilgili biraz yoğunum. İlk fırsatta görüşeceğiz. İnşallah buluşmalarımız çoğalacak. Bunun bir şekilde duyurusunu yapmamız lazım. Bir tezi daha yazılacak bunun kabul görmesi için. Bir eksikliği var diyorlar. Mesela kemençenin kursu var, bağlamanın kursu var, akordiyonun var. Bu çalgı aleti de akordeonun küçüğü. Küçük ama farklı bir enstrüman. Bizde yani bu armonikte, el mızıkası dediğimiz literatürde armonik ağız mızıkasına da armonika deniliyor.”


“Armonika bizim kültürümüze ait olarak görülüp, değerlendirilmiyor mu?”
“Bugüne değin çabamızın çok fazla karşılığını alamadık ama bu yaz sonu Gençlik Merkezi’ne gittik, burada üniversitenin Fener kampüsüne de uğradık. Orada da çaldık. Yani biz yapacağımızı yapıyoruz. Maddi yönden bir beklentimiz de olmadı, yeter ki unutulmasın. Rizeli olarak üzülerek bir eleştiri yapacağım bu konuda. Bu enstrüman Trabzon’da olsaydı dünya tanırdı. Burada da tanınacak ama zamanla. Biz müziğe mi kıymet vermiyoruz çözemedim. El üstünde tutulması lazım, yöneticilerin hızlandırması lazım bu süreci. Bir dönem çektim elimi hastaydım. Benim teknem var, arkadaşlarımla çalıyorum eğleniyorum ama yeni gençlerin çalması da mutlu ediyor. Bunu Türkiye geneline yayamadık. Onun üzüntüsü içerisindeyim.
Belli başlı kayıtlarımız var. Sizde de var, her tarafta var. Yani; bundan sonra alıp yürürüz. Bunun geri kalmasının birinci sebebi yetmişli yılların başında orgun çıkması. Ve de tabii ki şehirleşmenin getirdiği şeyler de var. Eskiden düğünlerde ne olurdu? Evin küçük düzenli bir bahçesi olurdu, avlusu olurdu. Veyahut da tek katlı evler olduğu için girişi olurdu büyük bir salon şeklinde. Orada kapalı havalarda düğün olurdu. Ama işte bu şehirleşmenin getirdiği durumlardan dolayı apartman katında bunlar olmayacağı için düğün salonları, şunlar bunlar başlayınca farklı müzik aletleri çalınır oldu. Ama org ya da hiçbir müzik aleti bu enstrümanın sesini veremez. Hiçbir zaman o tadı, o zevki veremez. İyi bir kulak var ise, iyi bir müzik kulağı var ise kişi bunu anlar.”


“Süleyman Hocam, Armonika çalarken beste yapıp söz yazıyor muydunuz? Böyle yetenekleriniz de var mıdır?”
“Rahmetli anam şairdi. Yani atma türkü atardı ve mahallemizde olan düğünlerde çemberin karşısında başka bir şair gelirdi veyahut da yakın mahalleden atışma yapılırdı. Nasıl atışma yapılırdı? Hani kim kimi sözlerle alt ederse yani tatlı bir espri şeklinde türküler düzenlenirdi. Ben şimdi kendim de türkü yapar, kurarım. O ayrı bir konu da ben daha ziyade eskiden söylenmiş belli başlı önemli türküleri söylüyorum.”


“Hem de unutulup gitmesini engelliyorsunuz aslında bu şekilde destek vererek.”
“Evet. İsmail Türüt ile görüştüm. Sağ olsun bir şekilde beni buldular. İsmail ile ben eskiden tanışmıştım ama o zamanlar onun klibinde de oynadık. Mızıka çaldık, kemençe, tulum, kaval vardı. YouTube’da var biliyorsunuz. “Asırlık horon” diye. Orada çaldım. Yani; bir yerde o da Türkiye genelinde bir yankı olmuştur diye düşünüyorum. Daha sonra gençlerimiz daha da heveslendi. Güzel çalanlar olursa kendilerine daha düzelteceklerdir. Yeter ki o heves onlarda olsun. Daha güzel bir hal alacak inşallah.”


“Süleyman hocam, torunlarınıza, yakınlarınıza, yeğenlerinize armonika öğretiyor musunuz ya da öğrettiğiniz oldu mu? Bunun yayılması için bir girişimde bulundunuz mu?”
“Oldu, olacak da… Çocuklarım da bayağı ilgili. İki tane oğlum var. Fakat onların tahsilleri, yurt dışına gidip gelmeleri bazı şeyleri engelledi. Bir tane kız torunumuz var. O sürekli bana çaldırır. Daha üç buçuk yaşındayken ayağıyla ritim basardı. Öyle şeyleri de vardı. Olacak inşallah, bilmiyorum, bakacağız.
“Siz elinizden geleni yapmışsınız, umarız ki bu ropörtaj sayesinde daha fazla okuyucuya ulaşır, ilgililerin dikkatini çekemeyi başarabiliriz. “

“Sizler, bizler, herkes bir kıyısından tutacağız bu meselenin. Bir evvelki yaz Pehlivan mahallesi ve Dağbaşı mahallesinde, Mızıka Şenliği yaptık fakat başkanımız yoktu. Mesela ben bunu bir eksiklik olarak gördüm. Bu sefer de geçtiğimiz yaz daha gelmeden önce haber gönderdim başkana. Isırlıktaki belediye tesislerinde çaldık, maşallah güzel de oldu. Yani; bunun bir siyasi bir durumu olamaz. Rize bir bütündür. Bir taş koyan herkes benim için değerlidir. Her mızıka çalan bir sanatkâr demektir benim için.
Bir iki defa da Rize Marina’da, bizim mahallenin karşısında, orada da bir iki akşam yemekli, müzikli etkinlikler yaptık. Biz elimizden geleni yaptık, yapacağız da ayağımız tutana kadar… Bunda sonra benim gözüm arkada gitmem.”

“Çok güzel Sülayman hocam. Bir başınıza da olsanız bunca gayret verdiniz. Yaşatmak adına umarım sizlerin emekleri ileride gençlerin de katkısıyla yeşerecek, büyüyecek ve unutulmayacatır. Biz Ça(y)lakalem ekibi olarak çok teşekkür ediyoruz size.”

“Size de bu konuda başarılar diliyorum. İnşallah zaten yarın öbür gün bu tamamen çok daha iyi bir hâl alacak. O zaman herkes mızıkacıların peşinde koşacak. Öyle görüyorum ama yavaş yavaş farkındalık yaratıyoruz. Elimizden geleni yaptık bugüne kadar. Notaya dökülmesi, geleceğe bırakmak adına da çok kıymetli.”


“Kıymetli zamanınızdan bizlere ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz.”
“Böyle bir fırsat verdiğiniz için ben de çok teşekkür ederim.”

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.