Öyle bir girdapta döndüm durdum ki, ne başlangıcı vardı ne de sonu. Yaşamak dedikleri, bir an parlayan yıldızın ışıltısı, bir an zifiri karanlıkta el yordamıyla arayış. Tatlı bir esinti okşadı yüzümü bir gün, ertesi gün kasırga savurdu oradan oraya. Gördüm ki hayat, ne sürekli bahar, ne de sonsuz kış.
Bir aşk düştü payıma, hem yaktı kavurdu, hem yaşattı. Öyle bir ateşti ki, kor alevlerde yürümeyi de öğretti, küllerin arasında kalakaldığımda, küllerimden doğmayı da. Aşkın binbir yüzünü gördüm; tutkuyla çarpan kalbi de, vazgeçişin acı burukluğunu da. Anladım ki sevda, gül bahçesinde gezmek değil sadece, dikeni de var, yarası da.
Kimi zaman uzaktan izledim olan biteni, tıpkı bir filmin sonunu merak eden bir seyirci gibi. Kimi zaman sahnenin tam ortasında buldum kendimi, repliklerim ezberimde, rolüm belirlenmiş. Lakin ne yaman roldü bu! Sayfalar dolusu söz, ama bir türlü sığdıramadım anlamını içime. Neden buradayım, ne yapmaya çalışıyorum, kimim ben bu sahnede?
Kendimle başbaşa kaldığım anlarda yüzleştim gölgemle. Hem güldüm halime, hem kızdım. “Bu muydu yaşamak?” dedim. “Bu koşturmaca, bu çırpınış, nereye varacak?” Sonra bir ses fısıldadı kulağıma, usulca, derinden: “Yaşamak, cesaret ister evlat! Dalgalarını sevmeden denize açılmak, düşmekten korkarak uçmaya kalkmak olmaz. Sevgi istiyorsan, yüreğini açacaksın önce. Korkuyorsan, ne sen yaşarsın ne de hikâyen olur.”
Demek ki hayat, bir varmış bir yokmuş değildi sadece. Düşüşler de vardı yükselişler de. Erken yaşta tanıdım vedaları, ayrılıkları. Öğrendim ki zaman, avuçlarımın arasından kayıp giden bir kum tanesi. Durup beklemek yok artık, acelem var bundan gayrı. Yarını beklemeye lüzum yok, bugün var, şuan var, yaşamak var. İşte bütün mesele bu; anlamak, kabullenmek ve cesaretle sarılmak hayata, tüm benliğinle.