Mavi ufuk çizgisinin ötesinde, tuzlu rüzgârların hüzünlü şarkılar fısıldadığı bir sahil kasabasında, Deniz adında, kalbi okyanusun enginliği kadar büyük bir çocuk yaşardı. İsmi, onun en büyük özlemini ve en derin yarasını barındırıyordu. Doğuştan bacakları olmayan Deniz, tekerlekli sandalyenin soğuk demir parmaklıklarına mahkûm, kırılgan bir ruhtu. Her gün penceresinden sonsuz maviliğe bakar, dalgaların arasında özgürce yüzdüğü, tuzlu suyu teninde hissettiği, rüzgârın saçlarını okşadığı düşler kurardı. Ancak bu düşler, gerçeğin acımasız duvarına çarpıp binlerce keskin parçaya ayrılırdı. Yüzemeyeceğini, denizin o şefkatli kollarında asla huzur bulamayacağını, o çok arzuladığı özgürlüğü asla tadamayacağını derinden, acıyla bilirdi.
Annesi, her gece yatmadan önce anlattığı deniz masallarıyla oğlunun kalbindeki umut ateşini harlamaya çalışırdı. Masallardaki deniz kızları, cesur denizciler ve konuşan balıklar, Deniz’in hayal dünyasını renklendirirdi. Babası ise, sahilde bulduğu her deniz kabuğunu, sanki okyanusun en derin sırlarını sunar gibi, özenle Deniz’e hediye ederdi. Her kabuk, Deniz için denize dair sessiz bir fısıltı, ulaşılamaz bir dünyanın parçasıydı. Tek dostu, sırdaşı, hayallerinin ortağı Ece, onun denize olan tutkusunu, sessiz çığlıklarını anlayan tek kişiydi. Birlikte kumsalda saatlerce oturur, dalgaların ritmik melodisini dinler, imkânsız gibi görünen hayallere yelken açarlardı. Ece, bir gün Deniz’in masmavi sularda özgürce yüzdüğünü göreceğine dair sarsılmaz, çocuksu bir inanç besliyordu.
Günlerden bir gün, kasabaya rengârenk çadırları, gizemli afişleri ve heyecan verici vaatleriyle bir gezici sirk geldi. Gösteriler arasında, herkesin soluğunu kesen, bakışlarını büyüleyen bir adam vardı. Bacakları yoktu, tıpkı Deniz gibi; ancak o adam, dev akvaryumun içinde bir balık gibi süzülüyor, suyun içinde zarafetin ve özgürlüğün dansını sergiliyordu. Deniz, bu inanılmaz gösteriyi izlerken, kalbinin en ücra köşesinde çoktan küllenmeye yüz tutmuş bir umut kıvılcımı, inatçı bir alev gibi yeniden parladı. Belki de… Belki de imkansız diye bir şey yoktu. Belki onun için de bir umut vardı.
O gece Deniz uyuyamadı. Zihninde bacakları olmayan adamın suyun içindeki özgürlüğü ve yüzüne yansıyan o huzurlu ifade tekrar tekrar canlanıyordu. Sanki adam, Deniz’e sessizce şöyle diyordu: “Bak, ben yaptıysam, sen de yapabilirsin.” Artık sadece hayal etmekle yetinemezdi. Denizin çağrısına, kalbinin çığlığına cevap vermek zorundaydı. Bunu nasıl yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyordu ama deneyecekti. Başka çaresi yoktu, bu onun varoluş mücadelesiydi.
Ertesi sabah, tereddüt dolu ama kararlı adımlarla, kalbinin derinliklerinde sakladığı sırrı ailesine açtı.
“Ben… Ben denizde yüzmek istiyorum.” Bu basit cümle, odadaki herkesi şaşkınlığa, derin bir endişeye ve hüzne boğdu. Annesi, gözyaşları içinde, incitmekten korktuğu oğluna sarıldı. Oğlunun hayal kırıklığına uğramasından, daha da üzülmesinden korkuyordu. Babası ise, boğazına düğümlenen kelimeleri yutkunarak, derin ve sessiz bir düşünce denizine daldı. Nasıl olabilirdi? Bu imkânsızdı. Ece, heyecan, korku ve umut arasında gidip gelen duygularla Deniz’in elini sımsıkı tuttu. Gözlerinde Deniz’e olan inancını yansıtan kararlı bir parıltı vardı.
Deniz’in imkânsız gibi görünen bu hayali, ailesinin ve Ece’nin sarsılmaz desteği, sevgisi ve inancıyla bir umut ışığına, elle tutulur bir hedefe dönüştü. Babası, günlerce, haftalarca atölyesinden çıkmadı. Eski tahtaları, yıpranmış halatları ve bulabildiği her türlü malzemeyi kullanarak, Deniz için özel bir sal yapmaya koyuldu. Her çivi çakışında ve her tahta parçasını birleştirişinde dualarını, umutlarını ve sevgisini işliyordu.
Annesi, gecesini gündüzüne katarak, Deniz için rengârenk bir mayo dikti. Her dikişte, oğluna olan sevgisini, dualarını ve inancını işledi. Mayo, sadece bir kumaş parçası değil, annesinin Deniz’e ördüğü bir zırh, bir sevgi kalkanıydı. Ece ise, kasabada çalmadık kapı, yardım istemedik kimse bırakmadı. Herkese Deniz’in hikâyesini, sarsılmaz azmini ve en büyük hayalini anlattı. Kimisi eski bir yüzme tahtası, kimisi yıllardır kullanılmayan bir can yeleği, kimisi de rengi solmuş, yırtık bir palet getirdi.
Her eşya, Deniz’in hayaline atılan bir adımdı.
Ve o büyük gün nihayet geldi. Kasaba halkı, Deniz’i uğurlamak, ona destek olmak ve bu mucizeye tanıklık etmek için sahilde toplandı. Herkesin gözlerinde merak, endişe, hayranlık ve sevgi dolu bakışlar vardı. Deniz, tekerlekli sandalyesinden kalktı. Babasının güçlü kolları, onu nazikçe, kırılacak bir bibloyu tutar gibi kaldırdı ve özenle sala taşıdı. Ece, Deniz’in yanından bir an olsun ayrılmadı.
“Korkma,” diye fısıldadı, “Sen bunu yapabilirsin. Ben sana inanıyorum.”
Deniz, derin bir nefes aldı, ciğerlerini tuzlu deniz havasıyla doldurdu. Suyun soğukluğu tenine değdiğinde tüm bedenini ürpertti. Elleriyle salın kenarlarına sıkıca tutundu, titreyen bedenini dengelemeye çalıştı. Babası ve Ece, suyun içinde, ona güven vermek istercesine durdular. Deniz, yavaşça, büyük bir korku ve tereddütle ellerini saldan çekti. Kollarını, hayalinde binlerce kez yaptığı gibi, suya doğru uzattı. İlk kulaç… Suyun direncini hissetti. Sonra bir daha… Ve bir tane daha…
Deniz, suyun üzerinde kalmayı başarmıştı! Kendi ağırlığını taşıyamayan bedeni, suyun kaldırma kuvvetiyle hafiflemişti. Gözlerinden yaşlar süzülürken, kahkahaları dalgaların melodisine karıştı. O an, belki de hayatında ilk defa, gerçekten yaşadığını hissetti. Ailesine ve Ece’ye baktı. Onların gözlerinde gördüğü sevgi, gurur ve mutluluk, denizin tüm hazinelerinden daha değerliydi.
O günden sonra artık her gün denize gitti. Artık sadece hayal kurmuyor, hayallerini yaşıyordu. Ailesi ve Ece, her zaman onun yanındaydı. Deniz, onlara her baktığında, sevginin, inancın ve dostluğun gücünü görüyordu. Onların koşulsuz desteği sayesinde, imkânsız denilen şeyi başarmış ve herkese ilham kaynağı olmuştu. Deniz’in hikâyesi, kasabada dilden dile dolaştı. Herkes, bacakları olmayan ama kalbi deniz sevgisiyle, azimle ve umutla dolu bu cesur çocuğun hikâyesinden ilham aldı.