Gece
Gündüz

Üç Dut Ağacı

28 Eylül 2024

Bir yolculukta kalışın, bir boşluğa tutunuşun, dert çemberinden geçerken yoldaki bir çiçeğe takılan aklın kime zararı var?

Asmalı evin kapısından son girişiydi belki. Uzun süren bir yolculuktan gelip yine sonu belirsiz yeni bir yolculuğa çıkarken, bir soluk alışveriş mesafesinde bir duraktı burası onun için. Geçmişini yanına almamıştı. Biliyordu ki geçmişi, şimdi ceplerinde olsa, çıkarıp avuç içinden okurdu bu eski evi. O yüzden bir yabancının gözünden bakacaktı eve. Hiç daha önce geçmemiş gibi, sanki girişte köşe başında durmamış gibi, ilerideki dut ağacından düşerim korkusu yaşamamış gibi. Dut ağacını gördüğünde bileğinde bir sızı hissetti. Serçe parmağının yan tarafında bir kırmızılık gördü. Sadece o kadar. Hatırında kalmadığından belliydi ki acının derinliği kırmızılıktan daha derindi. Eteklerini savurarak kapıdan geçti. Ortalama bir insan boyunun epey aşağısında kalıyordu kapı uzunluğu, ama geçti. Sanki; bedeni daha önce oradan defalarca geçmişti.

Kapının ardında, iç bahçede Behice oturuyordu. Lunaparktan gelmiş olacak ki bir elinde pamuk şeker, bir elinde bir çubuk vardı. Elindeki çubukla bir karıncanın yolunu açıyor, ikide bir mutfağa koşup ekmek kırıntısı getiriyor karıncanın yuvasına koyuyordu. Karıncalarda memnundu belli ki bu halden. Yuvalarını buraya kurmuşlardı. Önceden de burada karınca yuvası olurdu. Behice gibi o da bu yuvaları severdi. Düşen dutlardan götürüp koyardı yuvanın önüne. Şimdi dut ağacı kurumuş, su havuzunun kenarında hüzünlü bir insan gibi kalakalmıştı. Dalları kuşatmıyordu bahçeyi, söküp götürmüştü zaman o dalları da.

Sokağın başından bir hayal gibi geçti çocuk. Hızlı adımlarla koştu karışık bahçeye. Yolmaya başladı aynı hızla taze, eski demeden tüm lahanaları. Eğilirken mısır koçanlarına da yaslanıvermişti. Hatta bir ikisini de devirdi. Zorla yaptığı o kadar belliydi ki işi, bir an önce atıp alt yoldan gelen seslere doğru gitmeyi düşledi. Ama dut ağacına selam vermeden geçmedi. Hatta ayağının altına yapışanları şöyle çimene siliverdi. Bir kere basıp düşmüştü. Düşmek kötüydü, düşünce yenilirdin.

Topladığı lahanaları attı mutfak tezgahına bir hışımla çıktı evden. Bahçelerden geçerken bir iki de taş salladı alt yola. Ee nereden bileceklerdi onun attığını. Hem bilseler bile kaçardı. Çünkü köyün en hızlısıydı. Yarışmalara boşuna girmedi. İlçenin koşu yarışmalarında onu geçen yoktu.

Annesi arkasından bağırdı. Samet! Samet!… Hiç aldırış etmedi, çok geçmeden oyuna dalmıştı bile.

Bir gece, kuyunun en köşesinde ağlayan bir kız çocuğu gibi, oturmuş bahçeyi seyretmekte. Ayakları sokakta gezinmekten yorgun. Kapı tak tak çalındı, belli ki gelen kişi çoktan içeri girmişti. Çünkü evin içine girmek için iki kapı vardı. İkincisi çaldığına göre ilk kapı geçilmişti. Köylerden kalma alışkanlıkla ilk kapı hep açık bırakılırdı. Şehre ayak uydurmak için galiba buraya da ikinci kapı yapılmıştı.

Ev birçok yaşamın, geleneğin karması bir evdi. Tavanda şehre uygun kabartmalar, mutfakta bakır kaplar ki bu köylerin bir özelliğiydi. Egenin tüm havasını solutan bahçesi ise buralara özgüydü.

Zeytin ağacından yapılma kaşıkları sallaya sallaya bir çocuk girdi içeri. Kardeşi Songül’dü. Yine mahalleyi birbirine katmış olacak ki keyifle oturdu. Acıktığını belirten bir hareket yaptı. Sonra kalktı mutfaktan bir ekmek aldı. Kuru ekmeği kemire kemire yeniden içeri geldi. Televizyon kanallarını gezmeye başladı. Elinde kumanda bir o kanal bir bu kanal… Kanalın birinde bir haber! Lunaparkta çocuklar doyasıya eğlendi. Eğlenceleri gün boyu devam etti. Diğerinde ise; “Köyün en hızlısı Ömer’di”, “Ömer yarışı önde götürdü yine” diye bir haber. Bir kanalda durdu nihayet en sevdiği çizgi film vardı. İzlemeye daldı birden.

“Songül!” diye seslendi anneleri. Dut silkelemeye çağırıyorlardı. En sevdiği işti. Dut ağacına hep o çıkardı. Son gücü ile sallardı ağacı. Dutlar düştükçe o keyiflenirdi. Koştu hemen çıktı ağaca. Bir çığlık koptu evin içinden. Dut ağacı daha öncekilerden farklı sallandı. Asmanın üzümsüz dalları gerildi. Çiçeklere takıldı aklı Songül’ün. Orada takılı kaldı. Acaba çiçekler kuruyacak mıydı? Elleri ile diktiği çiçekler bir daha açacaklar mıydı? Yolun kenarı çiçeksiz mi kalacaktı?

– Toplamazsan heç olur o dutlar. Getir bir kap toplayalım.

1 Comment

  1. Çok beğenerek okudum,çok sürükleyici bir öykü yazarın kalemine sağlık 🙏

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Sonraki Yazı

İyidereli Bir Tekke Şairi: Rizevî Şeyh Ahmed Hamdi

Önceki Yazı

Jean Teule Dansa Davet Kitabı Üzerine Notlar