Gece
Gündüz

Abbas Sayar’ın Yılkı Atı Kitabı Üzerine

27 Ocak 2025

Güz ayları gelince yorgun olur toprak ana. Biraz dinlenmek ister ama nafiledir. Yeniden hazırlanmalı, sürülmeli ve ekilmeye hazır hale getirilmelidir. Evlatlarını aç bırakmamak için elinden geleni yapar. Adı gibi annedir. Doğuran, büyüten, besleyen…

Üssüğünoğlu İbrahim!

Yorgun tarlasında öküzlerinin önünde tarlasını sürmeye, üç çocuğu ile dünyadan bihaber karısının rızkı için kıraç toprağını hazırlamaya yeniden başlamıştır. Akşam üstü olunca boyunduruk[1] kayışı sabandan sökülür artık. Avaraya[2] alındığını anlayan öküzlerin keyfine diyecek yoktur.

Gökyüzüne kaydı gözü İbrahim’in.

– Duyduk, rüzgâr efendi duyduk. Kış geliyor diyorsun. İşleme fakirin ciğerine… Harmanda isteriz, nazlı geline dönersin. Sen icik yavaş gel insanın üstüne. Üşüdük işte, donduk işte. Hal kalmadı çift demirini sökmeye…”

En önemli şeyi unutmuştu Üssüğünoğlu. Çift demirini tarlada unutmuştu. Köy yerinde çift demirini, tırpanını, tırmığını bırakamazsın öyle ortalık yerde. Gayri bulunmaz bir daha. Köyün harman yerine varmışlardı. Yeşilden sarıya geçen alanda, yaz aylarından kalma buğdaylar sonbahar yağmurlarından çilermiş[3], hafif yeşil uçlar bırakmıştı. Üssünoğlu’nun usuna kendisinin ve cümle ev halkının sırtına binen yükü düşmüştü.

– Niden, dedi, niden? Bizimki de mi dirlik? Buna it dirliği derler. Koca bir yıl sırtından geçti. Kaldırdığın zahra[4] yeygi[5] ile tohuma yetmez. Yığdığın saman, atı, eşeği bahara çıkartmaz.

Çaresizlik bir kurt gibi girmişti beynine. Saman der demez, aklına Dorukısrak geldi, arpa geldi, yetmez geldi. Gözünü harman yerinden alamıyordu. Ekinler yığın yığın, buğdaylar altın sarısı, pirinç tanesi gibi olmalıydı. Bir alem, yedi düvel maşallah demeliydi Üssünoğlu’na.

***

Pis avlusundan alelacele geçti evin sofasına. Karısı, çocukları acayip gelmişti ona. Dertliydi çünkü, zehrini akıtacak yer eviydi. Gürlemeye başladı birden. Eşekten, öküzden aşağı etti hepsini. Oğluna döndü. On altısına yeni basmıştı Mustafa.

Sözü Dorukısrak’a getirdi İbrahim. Kış gelmiş, ahırdaki saman azlığından tayın, Kırat’ın, öküzlerin yemini yaşlı bir at ile paylaşamayacağından dem vuruyordu. Dorukısrak artık yılkıya karışmalıydı. Yem ve alaf[6] yemekten başka bir işe yaramazdı artık. Üssüğünoğlu büyük oğlu Mustafa ile küçük oğlu Hasan’a talimatı vermişti. Sürü yayla yolundan gelirken Dorukısrak dağın eteklerine sürülecekti. Evin içinde tuhaf bir sessizlik olmuştu. Karısı içinden geçenleri kocasının yüzüne karşı dememek için kendini dışarı atmıştı. Dorukısrak’ın tayı büyüyecek, Kırat’a eş olacaktı. Sapta samanda, çiftte dövende öküzlerden nihayet kurtulacaktı İbrahim.

Çocuklar fırladılar hemen. Sürü yaklaşmıştı. Dorukısrak sürünün içinde görünmüştü. Zayıflığından beklenmeyen bir zindelik vardı üstünde. Mustafa’nın yanına yaklaşmasını hiç yadırgamamıştı. Sürü ilerledikten sonra Mustafa kısrağın sırtına atladı. Yalnız bir tuhaflık vardı. At evine doğru gitmeye çalışıyor Mustafa ise elindeki değneği vurup duruyordu. Dorukısrak yılmış, Mustafa’nın kendisini çevirmeye çalıştığı tepeye doğru gitmeye başlamıştı. Kardeşi Hasan atı bir daha göremeyeceğinin üzüntüsü ile arkalarından koşuyordu.

Birkaç yüz metre gitmişlerdi ki, bir yorgunluk çökmüştü atın üstüne. Beli biraz daha çöktü, boynu biraz daha uzadı, aşağı doğru düştü. Mustafa’nın içine bir acıma hissi düşmüştü. Babası gözünde mercimek kadar küçülmüştü. Atı bırakıp hızla koşmaya başladı iki kardeş. Doru, ağır adımlarla çocukların peşlerinden geliyordu. Köye yaklaşmışlardı. Dönüp ata baktılar. Hiçbir şey anlamıyordu Doru. Boş gözlerle çocuklara bakıyordu, bir de çocukların kendisine attığı taşlara… Anlamsızdı her şey. Ne yapmaya çalışıyorlardı? Doru sonunda yola gelmiş, gerisin geri dönmek zorunda kalmıştı. Kimsecikler kalmamıştı ortalıkta. Ayakları hafiften titriyordu. Soğuk tüylerini diken diken etmişti. Bir süre sonra başını umutsuzca köye doğru çevirmişti.

***

Üssüğünoğlu’nun karısı gece ahırdan gelen seslere uyandı. Al tay, yularını germiş huysuzlanıyordu. Annesi yoktu yerinde. Bir çare ararcasına Kırat’a bakıyordu sadece.

Doru tan yeri ağarırken evin önüne gelmişti. İbrahim’in karısı Zeliha hayvanları ahırdan çıkarmış, sofa da bekletirken, kapıda Dorukısrak’ı gördü. İçi acıdı birden. İbrahim çılgına dönmüş, köyün çobanına atın artık yılkı olduğunu, hayvanlardan ayırıp yıldırmasını söylemişti. Doru birkaç kez daha eve geldi. Ama her defasında olan  canı yakılarak geri gönderilmişti.

***

Keşke ayakları acısaydı ya da bacakları, neden yüreği acıyordu ki? Şimdi kalıntılar arasında dolaşıyordu. Kuralsız, tereddütler içinde. Yalnızdı ve bunu kabullenerek tek oluşuna boyun eğiyordu. Tüm hayatını bir yalan içinde yaşadıktan sonra, kendine bir doğru yaratmak zorundaydı Dorukısrak.

Güneş sırtından yüreğine girince bir hoş olmuştu. Yıllarca emek ettiği, sayesinde nice yarışlar kazanan, bununla böbürlenen vicdansız sahibi İbrahim tarafından taşlanarak, kırbaçlanarak bırakıldığı dağın eteğinde ona doğru yaklaşan hayvanları görünce gözleri al tayını aramıştı.

Yürümekte olduğu yol yalnızca onundu… Yola dahil olmak isteyecek olanlar olduğu gibi, onu yoldan çıkarmak isteyenler de olacaktı. Kış aylarının ürpertisi Doru’yu korkutuyordu. Çöken akşam karanlığında sezmişti kendisine yaklaşanı. Hırçın bir kişneme koptu Doru’dan. Bir karşılık aldı kişnemesine. Yaklaşan Çılkır aygırdı. O da yılkıya bırakılmıştı. İki kader arkadaşı birbirini anlamıştı. Gözleri ışıklanmış, yaşama sevinci dolmuştu yüreklerine. Yalnızlık ve soğuk yakınlaştırmıştı ikisini.

Acı yel kar ile birlikte koca ovayı esir almıştı. Dorukısrak, Çılkır ve dost oldukları diğer yılkı atları için çetin geçiyordu zaman. Açlığa dayanıyorlardı ama kurtlarla mücadele etmesi zordu. Üçü beşi birden saldırıyordu yılkı sürüsüne. Bazıları geberip[7] gidiyordu.

***

Ovadaki yılkılıklar için bütün iş, şubatın ortalarını bulmaktır. Ondan gerisi kolaydır. Güneş toprağa yavaş yavaş değmeye başlayıp da karlar erimeye yüz tutunca yılkı sahipleri düşer ovalara. Eğer kışı sağ çıkarabilmişlerse sahiplerini gören atlar usul usul gider peşlerinden.

Üssüğünoğlu İbrahim’in aklına Dorukısrak düşmüştü. Aylardır vicdanı sızlıyordu. Elde avuçta olsa hiç bırakır mıydı Doru’sunu elin yabanına… Bir gün muştu[8] geldi İbrahim’e. Dorukısrak’ı ovada olduğunu söylediler. İbrahim’in içinde güneş açmıştı sanki. Hemen çocuklarını toplamış, sabah erkenden Doru’yu aramaya gideceklrini söylemişti. Al tayı da yanlarına almalıydılar, yoksa annelerini bulmak çok zor olacaktı.

Sabah erkenden çıkmışlardı yola. Ovaya geldiklerinde Dorukısrak ile al tay kavuşmuştu. İbrahim atı yakalamak için çok mücadele etti. Fakat işler, İbrahim’in düşündüğü gibi olmadı. Dorukısrak ve al tayın, tepeleri aşarak gözden kayboluşlarını şaşkınlıkla izlediler.

Birini kaybettiğinizde hayatınıza odaklanmaya çalışmak zordur… Çünkü bir anda beynimiz bize onların artık yaşamadığını ve onları bir daha asla göremeyeceğinizi hatırlatır.İbrahim’de hayvanlarını bir daha göremeyeceğini biliyordu. Ancak aylarca aradı Dorukısrak’la al tayı. Gezmediği köy, görmediği ova kalmadı. Yüzü gülmez oldu İbrahim’in. Gözleri yazı yabana takılı kaldı. Ne bir haber vardı ne de gelen giden…

***

Dorukısrak, Anadolu insanının ve doğasının zorluklarla dolu yaşamının diğer bir adıdır aslında.  Ekonomik zorlukların yanında, kırsal yaşamın ve doğanın acımasız gerçeklerini ve insanın hayatta kalma mücadelesidir. İnsanların geçim derdi yüzünden ahlaki ve duygusal kararlarını nasıl görmezden gelindiğinin adıdır. Sadakat Dorukısrak ise, ihanet İbrahim’dir.


[1] Öküzlerin boynuna oturtulan saban ya da kağnı çekmeye yardımcı ağaç.

[2] Çalışmaya ara vermek.

[3] Halk dilinde ekinin/bitkinin filizlenmesi, yeşermesi.

[4] Saklanan tahıl (Zahire)

[5] Yem

[6] Ot.

[7] Anadolu’da ölmüş hayvanlar için kullanılan tabir.

[8] Sevindirici haber.

Rize’de doğdu. Aslen Artvin Şavşatlı. Kendini bildi bileli devletine hizmet ediyor. Bilgisayarcıdır kendileri. Protokol işi yapar bol bol. Çok okurdu hiç yazmazdı. Ta ki Ubeydullah Öz ile tanışıncaya kadar.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.