Odadaki sarkaçlı saat, zamanı ölçmekten sıkılmışçasına ve yalnızca varlığını hatırlatan bir sesle odanın sessizliğini bozuyordu. Tik, tak… Tik tak… Ses toz zerreciklerinin ikindi güneşiyle yaptığı o aheste dansa eşlik ediyordu. Ahmet Bey sessizliğin huzuruna varamıyordu; içine sis dolar gibi buğulu hissediyordu. Pencere kenarında berjerine oturmuş dışarıdaki hayatın telaşlı akışını seyrediyordu; kaldırımda telaşla yürüyen insanlar, araba kornaları, satıcı bağırışları… Hepsi birbirine karışıyor: Şehrin o kaotik senfonisini oluşturuyordu. Oysa camın bu tarafında zaman askıya alınmış gibiydi.
Ahmet Bey düşündü “Zihnimdeki düşünceler, vücudumda dolaşan kırık sesler ve kalbimdeki hisler demlenmeli artık.’’
Çünkü o öleli 200 gün olmuştu bile…
Gün batmaya başlamıştı. O gittikten sonra günler renksiz batar olmuştu. Gökyüzü bile onu özlüyor gibiydi. Kızıl değildi gün batımları artık.
Ahmet Bey’in gözleri karşı duvarda asılı olan eski çerçeveye takıldı. Siyah beyaz karenin içerisine hapsolmuş mutlu 2 genç yüz. Fotoğraftaki kadının gözlerindeki ışıldı odanın loşluğuna meydan okuyor gibiydi. Ahmet Bey derin bir iç geçirdi.
Tam o sırada odanın ağır kapısı gıcırtıyla açıldı. Odaya koridorun çiğ beyaz ışığıyla birlikte mavi üniformalı kadın girdi. Elindeki tepside plastik bardak ve 2 hap vardı. Kadın odanın dingin havasını bozan ses tonuyla konuşmaya başladı.
-“Ahmet amca akşam olmak üzere ve yine karanlıkta oturuyorsun. İlaç saatin geldi.“
Işığı açmak için düğmeye uzandı. Odanın tüm büyüsü aniden kendini soğuk gerçekliğe bırakıverdi. Duvarların boyası dökülmüş, pencerede demir parmaklıklar vardı.
Hemşire ilacı verirken duvardaki fotoğrafa işaret ederek
“Bu fotoğrafı artık kaldırsak mı?” Dün gelen hasta yakınları da sordu “Kim bunlar” diye. Bu oda kaç kişiyi ağırladı, kim bilir kimin…
Askıya Alınan Zaman