“Aklındaki yanında değilse, yanındaki fikrinde değilse, hep yalnız değil midir insan?”
Anadolu. Güneşin doğduğu yer demek. Tarihsel süreçte birçok şeye tanıklık ve ev sahipliği yapmış, Asya kıtasının verimli ve su kaynakları bakımından zengin muhteşem bir parçası.
Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış bir bölgedir Anadolu. Özellikle kırsal kesimlerde eğitim olanaklarının kısıtlı kalması hasebiyle, toplum bilinci ve eğitimin yaygınlaşması zor olmuştur. Bu nedenledir ki kimine göre zaman kaybıdır haybeye, kimine göre ise bir kurtuluştur eğitim…
Fakir Baykurt diye bir yazar vardır. Duydunuz mu? Bilmiyorum. Hani meşhur bir Türk filmi vardır: “Yılanların Öcü”. Üçlemedir aslında. Irazca’nın Dirliği ile devam edip, Kara Ahmet Destanı ile biter. Kimine göre azılı bir solcu, kimine göre vatan aşığı bir öğretmen… Burası beni ilgilendirmiyor. Babam sayesinde tanışmıştım kitaplarıyla.
Her ne kadar bulunduğumuz tarihe göre, eski dönemleri anlatsa da aslında değişen hiçbir şey yoktur. Yalnızın ve güçsüzün ezildiği, dışlandığı bir toplum günümüzde de varlığını korumaktadır. Haklıyken haksız duruma düşmek kaderimizdir.
Köyümüzde bir amcamız vardı. Çocuğu, kardeşleri yoktu. Sadece bir karısı vardı kendi halinde. Bir de Kazım amca vardı. Komşusu. Kalabalık bir ailesi ve parası vardı. Galiba cehaletin en etkin yönlerinden biri de insanı aç gözlü yapmasıydı. Her yıl bu kimsesiz amcamızın tarlasından bir metre kendi tarlasına katıyordu. İş mahkemelik oldu tabi. Kazım amcanın parası olduğundan yalancı şahidi çok. Yalnız amcamız yalanla dolanla kaybetti davasını ve tarlasından bir parçasını. “Yılanların Öcü” anlatısı aslında vatanımızın her yerinde vardır. Çaresiz Bırakılan Kara Bayramlar, çaresizliğe iten Deli Haceliler hep var olmaya devam edeceklerdir.
“Eğitim, bireyin özgürleşmesini ve düşünme yeteneğini kazanmasını sağlar.” der Cemil Meriç. Basit bir alıntı gibi olsa da aslında yukarıda anlatmak istediğim olayların özüdür. Cehalet öyle karakterden karaktere sokar insanı. Su gibidir, insanı var eder ama görünmez kılar. Kimsenin varlığınızdan bile haberi olmaz.
1940’lı yıllar. Ürgüp’te bir genç vardır. Mustafa Güzelgöz. Başına gelen bazı olaylardan sonra tehlikeyi görmüş, cehaletin ve yoksulluğun getirdiği çaresizlik karşısında eğitimin ve bilimin önemini kısa sürede anlamıştır.
Mustafa Bey anlatıyor:
“Kitap sevgisi diye bir sevgi vardır sanırım. Ana sevgisi, kardeş sevgisi, yâr sevgisi gibi bir sevgi. Bu sevgi insanın içinde doğuştan mıdır? Yoksa sonradan mı uyanır? Bunu bilmiyorum. Daha doğrusu, ben şöyle inanıyorum: Kitap sevgisi de bütün de bütün öbür sevgiler gibi doğuştan vardır; ama uyuyordur. Onun, zamanı gelince uyandırılması gerekir. Kitap sevgisinin bende nasıl uyandığını düşünüp bu kanıya varıyorum.”
Zamanın şartları çetin. Bir yanda öğretmenler bir yanda ise okumanın günah olduğundan bahsedenler… Cehaletin etkisini günbegün artırdığı, öğretmenlerin evlerinin yakıldığı dönemler.
Mustafa Bey uyandırmış kendini, ancak kendisinin uyanmasının yetmeyeceğini biliyor. Tevafuk olaylar neticesinde ilçede bulunan Temenni Tepesi’nde açılan kütüphaneye memur oluyor. Kitap yok. Düşüyor yollara, tanıdıklardan kitap topluyor. İstanbul’da bulunan hemşehrileri aracılığı ile yüzlerce kitap toplar. Özellikle çocuk kitapları ister gönderenlerden. İlk önce kurtarılması gereken genç fidanlardır çünkü. Tarımsal faaliyet ve kooperatifçilik üzerine kitaplar ister. Yine kurtarılması gereken topraktır, ekonomidir, vatandır çünkü.
Yalnız bir sorunla karşılaşır Mustafa Bey. Köylerde yaşayan insanlara kitapları nasıl ulaşacaktır. Vesait yok, olsa da yol yok. Bir eşek bulur ve üstüne iki yüz kitap alacak şekilde bir sanduka yaptırır. Namı Ankara’ya kadar ulaşır. Artık Mustafa Güzelgöz değil, “Eşekli Kütüphaneci”dir. Halkı eğitmek ve kitap okuma alışkanlığını yaymak amacıyla köy köy gezer. Ancak, köylülerin başlangıçta bu duruma tepkisi ve okuma yazma konusundaki çekinceleri, eğitimin zorluklarını ve cehaletin engellerini gözler önüne serer.
Yazar, eserinde eğitimin önemini vurgulasa da aynı zamanda Anadolu insanının yaşamına dair derin izler sunar okuyucuya. Karakterlerin içsel ve düşsel yolculukları ile köydeki sosyal yapının betimlenmesi, okuyucuda duygusal bir etki bırakır. Ayrıca sadece eğitimin gücünü değil, aynı zamanda insan ilişkilerinin menfaatler uğruna yaşadığı karmaşıklığı ve değişimin zorluğunu da ele alıyor.
Hep okurdu ayni zamanda önerirdi ve okuturdu. Ben de zamaninda emanet aldim bir kac kitabini. Yazlari memlekete giderken yanina uğrar sorardim bu yil ne alayim senden? Verirdi 3 5 kitap elime oku bakalim ne düşünüyorsun konuşuruz derdi. Ben çok sevdiğimi söyleyince kiyamaz bir kaçını geri dönüşte hediye ederdi bana. 15 belki 20 yil oldu bu anlattiklarim kaldi ki o vakitten beri bilirim iyi bir okuyucuydu zaten. Şimdi ise bir şeyler karalamiş muhteşemde olmuş. Eline, diline, emeğine sağlık abim benim. Sağlıcakla ve kaleminle kal.