Yayla yoluna sabahın ilk ışıkları vurmuştu. Serpil, pencereden dışarı baktığında, Fırtına Deresi’nin buğulu sesiyle uyanmıştı yine. Annesi mutfakta kara lahana çorbası kaynatırken, küçük kardeşi Elif, yerde dizili oyuncaklarıyla oynuyordu. Hava serindi ama taze çayın kokusu evi sarıyordu. Rize’nin serin sabahları, insanın içine huzur veren bir sakinlikle gelirdi her zaman.
Serpil, her yaz olduğu gibi bu yıl da yaz tatilini yaylada geçirmeye karar vermişti. Şehirdeki üniversitesinden kaçıp, çocukluğunun geçtiği bu evde birkaç hafta geçirmek ruhuna iyi geliyordu. Özellikle yaylada geçen günler, onun için bambaşka bir dünyaya açılan kapı gibiydi. Dağların zirvelerine çıktığında, rüzgârın yüzüne vurduğu o an, şehirdeki bütün dertlerinden arındığını hissediyordu. Bugün de ailesiyle birlikte Gito Yaylası’na gitmeye karar vermişlerdi. Anneleri çorbayı bitirdikten sonra yola çıkacaklardı.
Arabaya doluşup yola koyulduklarında, yayla yollarının topraklı, dar patikaları başlamıştı bile. Serpil, pencereden dışarı bakarken, yol kenarındaki çay tarlalarının yeşil deniz gibi dalgalandığını izliyordu. Babası, direksiyon başında, çocukluğundan beri bu yolları nasıl adımladığını anlatıyordu. “Eskiden buralar böyle değildi,” dedi derin bir iç çekerek. “Her yer ormanla kaplıydı, köy yolunu bulmak için yıldızlara bakardık.” Serpil, babasının anılarına dalarken, içindeki huzur daha da büyüdü. Bu toprakların geçmişi, her adımda hissediliyordu.
Yaylaya vardıklarında, Serpil’i en çok özlediği şeylerden biri karşıladı: yaylanın efsanevi sisi. Dağlar, gökyüzüne doğru yükselirken, sis adeta bir perde gibi dağların etrafını sarmıştı. O beyaz örtü, gerçek dünyadan koparıp bambaşka bir diyara getiriyormuş gibi bir his veriyordu. Yaylada her şey sislere karışır, gözüne görünmeyen ama ruhunu sarıp sarmalayan bir gizemle dolardı. “Sis geldi mi yaylada zaman durur,” derdi babaannesi hep. Belki de o yüzden bu kadar sevmişti Serpil yaylayı. Sanki zamanın akışını unutturuyor, sadece o anın içindeymişsin gibi hissettiriyordu.
Elif, hemen yaylanın çimenliklerinde koşuşturmaya başladı. Serpil ise derin bir nefes aldı, yaylanın serin havasını ciğerlerine çekti. O an fark etti; doğanın bu kadar yakınında olmak, insana huzuru hatırlatıyordu. Elif, ablasını kolundan çekiştirerek bir yöne doğru işaret etti. “Bak abla, orada bir şey var!” Serpil, kardeşini izleyerek ilerledi ve çimenlerin arasında eski bir taş parçası buldular. Üzerinde ince oymalar olan taş, sanki çok eski bir zamana ait gibiydi.
“Bunu kim buraya koymuş olabilir?” diye düşündü Serpil. Babası, onları yanına çağırıp taşı incelemeye başladı. “Bu yaylalarda eskiden dedelerimiz yaşardı,” dedi. “Belki bu taş, onların yadigârıdır. Dağların sırları çoktur, kimi zaman bize fısıldarlar ama çoğu zaman onları duymayız.”
O sırada, yaylanın diğer ucundan bir ses yankılandı. Tanıdık bir ses, yıllardır görmediği biriymiş gibi hissetti Serpil. Ses, ona uzak bir dostu hatırlatıyordu; kim olduğunu tam kestiremiyordu ama derinlerde bir yerde tanıdığını biliyordu. “Bu ses de neyin nesi?” dedi Serpil, içindeki huzursuzluğu bastırarak. Babası sessizce gökyüzüne baktı. “Yaylanın ruhları olabilir,” diye fısıldadı. “Her yaylanın bir ruhu vardır. Biz onların misafiriyiz burada.”
Serpil, bir an içindeki bütün düşünceleri susturdu. Yaylanın sessizliğinde, sadece doğanın seslerini duymak, belki de şehre döndüğünde özleyeceği şey olacaktı. Gözlerini kapatıp sadece rüzgârın sesini dinledi. Yaylanın her köşesi, geçmişin yankılarını taşıyor gibiydi. O an, taşın da sırrı gibi, yaylanın sırrı da bir parça daha çözüldü. İnsan, doğayla ne kadar iç içe olursa, kendi köklerini de o kadar iyi hatırlıyordu.
O gün yaylada geçirdikleri saatler, Serpil için her zamankinden daha anlamlı olmuştu. Sislerin arasındaki bu küçük yolculuk, ona hem kendisini hem de bu toprakların derin geçmişini bir kez daha hatırlatmıştı. Doğanın her anında, her rüzgârda, her taşta bir hikâye gizliydi. Ve belki de o taş, sadece bir başlangıçtı.
Yayladan ayrılırken, Serpil bir kez daha yaylanın sessizliğine baktı. Dağların zirvelerinde kaybolan bulutlar, ona huzurun ne kadar basit ve yakında olduğunu fısıldıyordu. Rize’nin yaylalarında her şey mümkündü. Yeter ki insan, doğanın söylediklerine kulak vermeyi bilsin.