Bu yazı, 4-5-6 Ekim 2024 tarihlerinde Rize Valimiz Sayın İhsan Selim Baydaş‘ın düzenlemiş olduğu gençlik kampında, yine kendilerinin hediyesi ile okuyup tahlil ettiğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabının tesiri ile yazılmıştır.
Camı sonuna kadar açtım. Mis gibi bahar havası, ne çok sıcak ne çok soğuk. Herkesin kendi odasına çekildiği havalar. Kışın sıcacık, samimi, sobalı odasından göçme vakti. Muhabbetlerin raflara kaldırıldığı vakit. Kuş seslerinin yankılandığı ve bu aciz yalnızlığımın, içimdeki çığlıkların susmadığı vakit. Baykuşların mesaiye erken saatlerde başladığı vakit. Bazen de ağaçkakanların diğer dostlarına eşlik ettiği… Ta ki yaz sıcaklarının bizi kavuracağı günlere kadar böyle kalacağız. Hemen hemen her gün fotoğraflarda gördüğümüz gelincik ve papatya kokularını hissedeceğiz. Yazın yiyeceğimiz o lezzetli mi lezzetli üzümlerin yapraklarından, evlerin vazgeçilmezi olan dolmaları yemek için can atacağız. Ta ki bir ağacın şefkatli dallarının gölgesine oturmak için can atacağımız vakte kadar. Bir çocuğun yediği eriklerin ekşiliklerini alın çizgilerinden anlıyorum. Yüz buruşturmanın tatlı hâli. Artık yeşil nohutların kabuklarından sıyrılıp midemize inmesinin vakti. Bize yememiz için nohutu yaratan Rabbim noksansız olduğundan, özgür sandığımız kanatlıların da rızkını bizim yediğimiz yeşil fasulyeler gibi ismini bilmediğim bu merhametli otun kabuklarına saklamış. İşin içine girdikçe hayranlığımız artıyor.
Niyet etmiş, saçı sakalı karışmış, kundurasının arkasına basarak yürüyen adam. Rabbi de geri çevirmemiş kulunu, “Ol” demiş, oluvermiş. Adam durur mu sevinçten? Durmamış. Yürüyerek ta gitmiş başka bir köye bir evliyayı ziyarete. Uzakmış tabii köy ama olsun, onun dileğini gerçekleştiren Rabbi ona o gücü de verir elhamdülillah. Dağıttım yine konuyu, ne diyorduk, hah bu havalar; ne zaman biterdi? Akan suyun serinliğini beğenmeyip dolaplara zamanında içtiğimiz kola şişelerine sular doldurup koyduğumuz zaman. Belki de sevdiğini dünyada görmediğin an. Sevdiğin bir eşya yahut bir hayvan yahut bir insan olabilir. İnsan sevmek için yaratılmadı mı? Bence bunun için. Evvela kendini sevmek, özünü sevmek. Bunları seven kişi yaradana da ulaşmaz mı? Ulaşır. Sevmeyi yaradana tanımadan sevmek olmaz.
Neyse, daldım durdum. Ama bu sanat karşısında dalmamak olmazdı. Camdan seyretmek haksızlık olurdu. Dışarı çıktım. Kışın çıplak olmasına alıştığım badem ağaçlarının çiçekleri, polen alerjisi olan gözlerimi kızartıyor ama ben yine de bakmaktan, dokunmaktan vazgeçmiyorum. Her bir zerresini hissetmek istiyorum. Yaza doğru sapsarı olacak buğdaylara baktığım zaman Allah’a şükrediyor ve yola devam ediyorum. Koca bir çınar ağacı! Çok eskiden ablam anlatırdı, salıncak kurup sıraya girerlermiş. Çok eğlenceli olsa gerek. Ama şu an salıncak kurulacak vaziyette değil. Hem şu an salıncak kuracak çocuklar da kalmadı. Köyün çeşmesi sonraki durağım; biraz su doldurup rahmeti Rahman’a kavuşan sevdiklerimi ziyaret ediyorum. Hepimizin döndürüleceği yer. Selamımı verdim, çıktım. Köyümün dağına, taşına, toprağına baktıkça içim huzurla doluyor. Şu bereketli topraklarda yetişen üzümün, karpuzun, kavunun, bademin, domatesin, biberin ve sayamadığım bin bir çeşit sebzenin lezzeti başka hiçbir yerde yok. Ama o eski neşeyi, kalabalığı özlüyorum. Bu özlem gözlerimdeki yaştır. Özellikle mektep vakti gelince gurbette bu özlem daha da ağır basıyor. İnsanın gittiği her yer memleketinden kat kat güzel olabilir. Ama memleketin her zaman daha ağır basacaktır. Ninem hep şöyle derdi: “Cennet de cehennem de kendi evindir.” Evet, mutluluğu da üzüntüyü de acıyı da ve her türlü duyguyu da kendi evinde hissedersin. Evinize, benliğinizi hissettiğiniz yere güzel bakın, vesselam.